Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Tanpınar

 

Ahmet Miskioğlu

 

Bir insan, bir yapıt yarattı mı, artık o insan, o yapıtı ortaya koymadan önceki kişi değildir. Yapıt, sözgelimi, romansa, romanda anlatılanları, bütün serüveni, bütün yaşamı yaşamış, olanca yoğunluğuyla yaşamış kişidir. Bambaşka kişidir o artık; bambaşka bir kişilik olmuştur, yapıtta yaratılan her şeyi, bütün varlığında yaşamıştır, teninde ve tininde, iç derinliğinde yaşamıştır, yaratımın bütün sancılarını çekerek...

Tanpınar, "Huzur"un yayımlandığı yıllarda böyle yorumlar yapıyordu; biz de kesinlikle anlıyorduk ki, romanındaki her roman kişisinin serüvenini ayrı ayrı, doğrudan kendisi yaşamıştır. Roman kişilerinden yalnız birine benziyor olmakla birlikte, o, öbür roman kişilerinin de serüvenlerini doğrudan kendisi yaşamıştır. Bir "işkence" çekmiş ve düze çıkmıştır. Kuşkusuz, artık "işkence"yi çekmeden önceki adam değildir Tanpınar; "parlayan yıldız"ın öbür yanına geçmiştir, geçmeyi başarmıştır. Bu; yüzünde, gözlerinin  derinliğinde okunuyordu. Bir "huzur"a kavuşmuştur sonunda...

Bir soruya yanıtında Tanpınar, ben, diyordu, yazarken çok yazar-bozarım; bakarım gene olmuyor, silip yeniden yazmaya başlarım, yeniden yazar-bozarım; ciğerimden parça koparır gibi yazarım;   ağır ağır, güçlükle yürütebilirim, böylece oluştururum yapıtımı.

Romanın serüvenindeki "işkence" ile, yazılış serüvenindeki "işkence"yi bir arada düşünürsek onun artık eski Ahmet Hamdi Tanpınar değil, başka bir adam olduğununun ayırdına biz de varabiliriz artık.

*

Nurullah Ataç, onu fakültede   görmeğe   geldiği   gün,   odasına    başkaları da -profesörler, doçentler, seçkin öğrenciler- girmiş, başbaşa konuşmak olanağı bulamamışlardı. Sonra o, Ataç'ı sonsuz alçakgönüllülüğüyle yalnız kapıya değil, dış kapıya, tramvay caddesine değin uğurlamıştı.

Biz, Ataç'la Tanpınar'ın gidişlerini uzaktan izlerken   "Acaba niçin Tanpınar, sevdiği gönüldeşi Ataç gibi Arapça sözcük yerine Türkçelerini koymaya hiç özen göstermiyor; uzun yaşayan Halit Ziya Uşaklıgil'in son yıllarında doğrudan kendisinin, romanlarını sadeleştirmek zorunda kaldığını çok iyi bildiği halde, niçin?" diye sorup kendimize göre yorumlamıştık. Bu ölçüde çekilen "işkence" ile elde edilmiş bir biçemden nasıl kopabilir bir sanatçı, demiştik. Ama gene de kopabilmeliydi. Biraz daha yeni biçeme doğru yönelmeliydi diye de düşünmüştük doğrusu... Selahattin Eyüboğlu, «Huzur» için yazdığı yazıda bu yönüne hiç dokunmuyor Tanpınar’ın.

*

40'lı, 50'li yıllarda genç kızlarda bir saç modası oluşmuştu: Uzun saçlarını örüyorlar, bu örgüyü başlarının üzerinden "taç" gibi sarıyorlardı. O zamana göre güzel bir görünümdü bu.

Uzun saçlı olmayan genç kızlar da kuaförlerden -her kuaför vitrininde örgülü saç bulunuyordu- satın alıp başlarına "taç" gibi bağlıyorlardı.

Bu modaya uymuş güzel bir arkadaşımız, bir gün çok yakınına oturduğunda, Tanpınar ona dönüp şöyle derin derin baktıktan sonra:

«Kimden öğrendin böyle saç bağlamayı, Grek tanrıçaları gibi!» demişti.

Anımsıyorum, o genç kız arkadaşımız, bu sesleniş nedeniyle haftalarca "sevinç coşkusuyla" uçar gibi dolaştı aramızda; bu tatlı sesleniş onu sonsuz mutlu etmişti.

Bir yaradılış ve nitelik ayrımını belirtmek için şu anıyı da saptamak gerek: Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu da çok sevmişti o gençkızı, bu nedenle sürekli olarak

"Amasya Elması"

diye takılırdı  ona. Kız da koskoca Caferoğlu'nu bu sevmediği sesleniş biçiminden dolayı hep kaşlarını çatarak, sanki azarlardı.

*

Büyük bir sanat yapıtı olduğunda kuşku bulunmayan "Beş Şehir"in ilk baskısı elimde. Ülkü yayınlarından, T.C. Ziraat Bankası Matbaası'nda 1946'da basılmış.Yıllarca elimden düşürmediğim bir yapıt. Ankara'yı, Erzurum'u, Konya'yı, Bursa'yı, İstanbul'u yaşatıyor bize... Şiirdir bu denemeler; şiir diye okuyacağınız düzyazılar... Yazar bu kentleri, bu kentlerin geçmişini, geçmiş güzelliğini ve güncel güzelliğini, görkemini derinden derine duyumsamış ve derinden derine yaşamıştır. Okuyana da geçen zamanla birlikte duyumsatıyor, yaşatıyor.

«Gerçekte Türk İstanbul kadim dünyanın Roma'sına, İskenderiye'sine, Antakya'sına benzerdi»

diye yazıyor 158. sayfada. Bu tümcenin bulunduğu bölümce ve daha birçok bölümler 1969'da Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayımlanan baskıda yok. "Beş Şehir'in o baskısı da elimde. Kötü bir cilt olduğu için sayfalar dağılmış. M.Eğ.B.Yayınları'na yakışır mı bu sayfa dağılması? Bölümlemelerdeki dizgi yanlışları da dikkat çekiyor. Kimileyin aynı bölüm numarasını başka bölümlere de koyarak ya da numara atlayarak okuru, tad alarak okumak isteyen okuru şaşırtıyor, sinirlendiriyor.

Uzatmayıp özetle söyleyelim: Güzel bir yapıtın rahatça okunmasını sanki engellemek için her şey yapılmış bu M.Eğ.B. yayınında. Ayrıca, yanlış ve haksız olarak yapıtın birinci kez basıldığını ileri sürüyor, duyuruyor. Bu, ayrıca, okuru aldatmak değil midir?

1946 baskısı, cilt olarak, daha kunt, daha sağlam görünüyor ve daha rahat okunuyor. Ancak Tanpınar'ın yapıtına yakışır bir cilttir diyemeyiz.

Şimdi kimileri elli beş yıl önceki bir baskı, bugünle karşılaştırabilir mi diye düşünecektir. Şu yanıtı verebilirim öyle düşünen gönüldeşlere: Yine elimde iki eski yazın seçkisi var ki çok daha eski; biri 1911 baskılı Bedayi-i Edebiye, öbürü 1913'te basılmış olanNümune-i Edebiyat-ı Osmaniye'dir ki ciltlerin sağlamlığıyla ve güzelliğiyle yüz değil bin yıl daha tepe tepe kullansanız yıpratamazsınız. Yapıtlar, kitaplık sergenlerinde el deymeden sıra sıra dursun diye mi yaratılıyor? Kuşkusuz tepe tepe kuşanacağız; yayıncı, bunu düşünmelidir   bence.

Yapı-Kredi "Huzur"u yayımlamış, gördüm. Eleştirel basım yapmışlar. Yücel Demirel, Ayfer Tunç, Alev Özgüner; her üçü de Tanpınar'ı sevdiklerini kanıtladılar. Dilerim "Beş Şehir"i daha çok titizlik isteyen "Beş Şehir"i de bütün baskılarını karşılaştırarak doyurucu bir yayın verirler okurlara.

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007