Tanpınar
Ahmet
Miskioğlu
Bir insan, bir yapıt yarattı mı, artık o insan, o yapıtı
ortaya koymadan önceki kişi değildir. Yapıt, sözgelimi,
romansa, romanda anlatılanları, bütün serüveni, bütün yaşamı
yaşamış, olanca yoğunluğuyla yaşamış kişidir. Bambaşka
kişidir o artık; bambaşka bir kişilik olmuştur, yapıtta
yaratılan her şeyi, bütün varlığında yaşamıştır, teninde ve
tininde, iç derinliğinde yaşamıştır, yaratımın bütün
sancılarını çekerek...
Tanpınar, "Huzur"un yayımlandığı yıllarda böyle yorumlar
yapıyordu; biz de kesinlikle anlıyorduk ki, romanındaki her
roman kişisinin serüvenini ayrı ayrı, doğrudan kendisi
yaşamıştır. Roman kişilerinden yalnız birine benziyor
olmakla birlikte, o, öbür roman kişilerinin de serüvenlerini
doğrudan kendisi yaşamıştır. Bir "işkence" çekmiş ve düze
çıkmıştır. Kuşkusuz, artık "işkence"yi çekmeden önceki adam
değildir Tanpınar; "parlayan yıldız"ın öbür yanına
geçmiştir, geçmeyi başarmıştır. Bu; yüzünde, gözlerinin
derinliğinde okunuyordu. Bir "huzur"a kavuşmuştur sonunda...
Bir soruya yanıtında Tanpınar, ben, diyordu, yazarken çok
yazar-bozarım; bakarım gene olmuyor, silip yeniden yazmaya
başlarım, yeniden yazar-bozarım; ciğerimden parça koparır
gibi yazarım; ağır ağır, güçlükle yürütebilirim, böylece
oluştururum yapıtımı.
Romanın serüvenindeki "işkence" ile, yazılış serüvenindeki
"işkence"yi bir arada düşünürsek onun artık eski Ahmet Hamdi
Tanpınar değil, başka bir adam olduğununun ayırdına biz de
varabiliriz artık.
*
Nurullah Ataç, onu fakültede görmeğe geldiği gün,
odasına başkaları da -profesörler, doçentler, seçkin
öğrenciler- girmiş, başbaşa konuşmak olanağı bulamamışlardı.
Sonra o, Ataç'ı sonsuz alçakgönüllülüğüyle yalnız kapıya
değil, dış kapıya, tramvay caddesine değin uğurlamıştı.
Biz, Ataç'la Tanpınar'ın gidişlerini uzaktan izlerken "Acaba
niçin Tanpınar, sevdiği gönüldeşi Ataç gibi Arapça sözcük
yerine Türkçelerini koymaya hiç özen göstermiyor; uzun
yaşayan Halit Ziya Uşaklıgil'in son yıllarında doğrudan
kendisinin, romanlarını sadeleştirmek zorunda kaldığını çok
iyi bildiği halde, niçin?" diye sorup kendimize göre
yorumlamıştık. Bu ölçüde çekilen "işkence" ile elde edilmiş
bir biçemden nasıl kopabilir bir sanatçı, demiştik. Ama gene
de kopabilmeliydi. Biraz daha yeni biçeme doğru yönelmeliydi
diye de düşünmüştük doğrusu... Selahattin Eyüboğlu, «Huzur»
için yazdığı yazıda bu yönüne hiç dokunmuyor Tanpınar’ın.
*
40'lı, 50'li yıllarda genç kızlarda bir saç modası
oluşmuştu: Uzun saçlarını örüyorlar, bu örgüyü başlarının
üzerinden "taç" gibi sarıyorlardı. O zamana göre güzel bir
görünümdü bu.
Uzun saçlı olmayan genç kızlar da kuaförlerden -her kuaför
vitrininde örgülü saç bulunuyordu- satın alıp başlarına
"taç" gibi bağlıyorlardı.
Bu modaya uymuş güzel bir arkadaşımız, bir gün çok yakınına
oturduğunda, Tanpınar ona dönüp şöyle derin derin baktıktan
sonra:
«Kimden öğrendin böyle saç bağlamayı, Grek tanrıçaları
gibi!» demişti.
Anımsıyorum, o genç kız arkadaşımız, bu sesleniş nedeniyle
haftalarca "sevinç coşkusuyla" uçar gibi dolaştı aramızda;
bu tatlı sesleniş onu sonsuz mutlu etmişti.
Bir yaradılış ve nitelik ayrımını belirtmek için şu anıyı da
saptamak gerek: Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu da çok sevmişti o
gençkızı, bu nedenle sürekli olarak
"Amasya Elması"
diye takılırdı ona. Kız da koskoca Caferoğlu'nu bu
sevmediği sesleniş biçiminden dolayı hep kaşlarını çatarak,
sanki azarlardı.
*
Büyük bir sanat yapıtı olduğunda kuşku bulunmayan "Beş
Şehir"in ilk baskısı elimde. Ülkü yayınlarından, T.C. Ziraat
Bankası Matbaası'nda 1946'da basılmış.Yıllarca elimden
düşürmediğim bir yapıt. Ankara'yı, Erzurum'u, Konya'yı,
Bursa'yı, İstanbul'u yaşatıyor bize... Şiirdir bu denemeler;
şiir diye okuyacağınız düzyazılar... Yazar bu kentleri, bu
kentlerin geçmişini, geçmiş güzelliğini ve güncel
güzelliğini, görkemini derinden derine duyumsamış ve
derinden derine yaşamıştır. Okuyana da geçen zamanla
birlikte duyumsatıyor, yaşatıyor.
«Gerçekte Türk İstanbul kadim dünyanın Roma'sına,
İskenderiye'sine, Antakya'sına benzerdi»
diye yazıyor 158. sayfada. Bu tümcenin bulunduğu bölümce ve
daha birçok bölümler 1969'da Milli Eğitim Bakanlığı'nca
yayımlanan baskıda yok. "Beş Şehir'in o baskısı da elimde.
Kötü bir cilt olduğu için sayfalar dağılmış.
M.Eğ.B.Yayınları'na yakışır mı bu sayfa dağılması?
Bölümlemelerdeki dizgi yanlışları da dikkat çekiyor.
Kimileyin aynı bölüm numarasını başka bölümlere de koyarak
ya da numara atlayarak okuru, tad alarak okumak isteyen
okuru şaşırtıyor, sinirlendiriyor.
Uzatmayıp özetle söyleyelim: Güzel bir yapıtın rahatça
okunmasını sanki engellemek için her şey yapılmış bu M.Eğ.B.
yayınında. Ayrıca, yanlış ve haksız olarak yapıtın birinci
kez basıldığını ileri sürüyor, duyuruyor. Bu, ayrıca, okuru
aldatmak değil midir?
1946 baskısı, cilt olarak, daha kunt, daha sağlam görünüyor
ve daha rahat okunuyor. Ancak Tanpınar'ın yapıtına yakışır
bir cilttir diyemeyiz.
Şimdi kimileri elli beş yıl önceki bir baskı, bugünle
karşılaştırabilir mi diye düşünecektir. Şu yanıtı
verebilirim öyle düşünen gönüldeşlere: Yine elimde iki eski
yazın seçkisi var ki çok daha eski; biri 1911 baskılı
Bedayi-i Edebiye, öbürü 1913'te basılmış olanNümune-i
Edebiyat-ı Osmaniye'dir ki ciltlerin sağlamlığıyla ve
güzelliğiyle yüz değil bin yıl daha tepe tepe kullansanız
yıpratamazsınız. Yapıtlar, kitaplık sergenlerinde el
deymeden sıra sıra dursun diye mi yaratılıyor? Kuşkusuz tepe
tepe kuşanacağız; yayıncı, bunu düşünmelidir bence.
Yapı-Kredi "Huzur"u yayımlamış, gördüm. Eleştirel basım
yapmışlar. Yücel Demirel, Ayfer Tunç, Alev Özgüner; her üçü
de Tanpınar'ı sevdiklerini kanıtladılar. Dilerim "Beş
Şehir"i daha çok titizlik isteyen "Beş Şehir"i de bütün
baskılarını karşılaştırarak doyurucu bir yayın verirler
okurlara.