Abdullah Rıza Ergüven'in Durumu
Ahmet Miskioğlu
Türk Dili Dergisi'nin değerli yazarlarından, İsveç'te
yaşamakta olan Abdullah Rıza Ergüven'e, işittiğimize göre,
şekerinin artması ve kan pıhtılaşması nedeniyle inme inmiş.
İnme yüzünden uzun süre sayrıevinde sağaltılmaya çalışılmış.
Şimdi, öğrendiğimize göre, bir bakımevine kaldırılmış.
Abdullah Rıza Ergüven'in inme yüzünden bir yanı tutmuyormuş,
gözleri iyi göremiyormuş... Zaman zaman bilinci yerine
geliyormuş... Ergüven, güçlükle konuşuyormuş. Biraz
yürüyebiliyormuş...
70’li yıllarda Aziz Nesin'e de inme inmişti ama, o,
sayrıevinde, sonra 'Nesin Vakfı'nda gösterilen çabalarla
yaşamını normale çevirebilmişti. Bizim Perşembe
toplantılarımızda her zaman birlikte olduğumuz Sabahattin
Kudret Aksal'a da 90'lı yılların başında inme indi; o ise,
her gün biraz daha kötüye giderek yaşamını yitirdi.
Abdullah Rıza Ergüven'in sayrılığı, ikisinin ortasında bir
ağırlıkta görülüyor. Ara sıra bilinci yerine geldiğine,
kimileyin de yürüyebildiğine göre, belli bir sürede iyileşip
günlük normal yaşamına kavuşabilir diye düşünüyorum.
Abdullah Rıza Ergüven'in henüz yayımlayamadığımız çok sayıda
yazısı var elimizde. Son olarak dergimizin özgün
ozanlarından Ceylan Koryürek üstüne yazdığı yazı
yayımlanmıştı.
*
Ergüven'in ilginç bir serüveni var.
Anadolu'nun ortasında, Avanos'ta "magazin" türüne bürünmüş
bir dergi de olsa, görebildiği, bulabildiği Yedigün'e
şiirler gönderir. Gönderdiği her şiiri beğenirler Abdullah
Rıza Ergüven adı, babasının, dedesinin yaşındaki adamlar
arasında tanınır. Onbeş on altı yaşındadır. Sonradan onu
"Yedigün Şairleri” arasında anmışlardır. Bu; onun için
yararlı mı olmuştur, zararlı mı, tartışılabilir.
Yoksul mu yoksul bir çocuktu Abdullah Rıza. İstanbul'a
gelmiş ama ne yatacak yeri vardır ne de karnını doyurma
olanağı. Babasının gönderdiği bir yatağı yükler sırtına
İstanbul'un bir ucundan öbür ucuna kan-ter içinde taşır.
Kimileyin bir kaldırım kıyısına oturup dinlenmekte, sonra
yeniden yüklenip taşımaktadır yatağı. Sonunda Fatih
Medresesi Yurdu'na aç, susuz ve yorgun mu yorgun olarak
ulaşır. Amacı, orada yatmaktır. Girmek ister, almazlar
içeri. Yer yok diyerek kabul etmezler onu.
«Fatih Medresesi Yurdu, yoksul öğrenciler için açılmamış
mıdır? İçerde yatanlar benden daha varsıl kimseler değil
midir? Öyleyse niçin ben de orada kalmayayım?» diye kendi
kendine düşünür. Yatağını içeri bırakır. Kimi gereksinimleri
için uzaklaşır oralardan. Döndüğünde yatağının çıkarılıp
sokağa atılmış olduğunu görür. Sokakta yatağının üstüne
oturup neyi beklediğini bilmeden uzun uzun bekler.
Zayıf, sessiz, yorgun, aç Abdullah Rıza Ergüven; hava
kararınca yatağını sırtladığı gibi, içeriye yeniden hızla
girer ve yatağını bir koridora sererek orada yatar...
Sonunda Fatih medresesi Yurdu'na alınmıştır.
*
Dil ve yazın konusunda en varsıl kitaplıklardan biri
saydığımız, o yıllarda her aradığımız eski yapıtı
bulabildiğimiz “Türkiyat Enstitüsü Kitaplığı”nın dış duvarı
önünde bir grup arkadaş söyleşmekteyiz. Bir de baktık ki,
bir süredir görünmeyen Abdullah Rıza Ergüven, karşı
kaldırımdan, bizim arkadaşlardan biriyle değil yabancı bir
kızla geçmekte. Hepimiz merakla o yana döndük. Karşıdan
ilgilendiğimizi anladılar, geniş caddeyi dimdik keserek
yanımıza geldiler. Abdullah Rıza Ergüven, yanındaki kızı
tanıttı bize: «Nişanlım Jülide Gülizar!» dedi.
Abdullah Rıza Ergüven, şiirler seçkisi hazırlamakta olduğunu
epey bir süreden beri söylüyordu. Birçok şaire mektup
yazarak onlardan birer fotoğraf ve üçer şiir istemiş. Jülide
Gülizar, şiir göndermiş ama fotoğraf göndermemiş. Bunun
üzerine Abdulah Rıza da ona bir "aşk" mektubu postalamış.
Jülide Gülizar'ın yanıtı «Ankara'ya gelebilirseniz,
tanışabiliriz...» anlamında bir yazıymış. Abdullah Rıza
Ergüven de, koşmuş gitmiş Ankara'ya...
*
«Benliğini nasıl bulur kendini yitiren insan? Bunu
düşündüler hep. yol boyunca. Uzaklardan gelmişlerdi bütün
gün yol yürüye yürüye. İdris 'le arkadaşları Esma, Yunus,
İbrahim, Zekeriya. Beş kişiydiler topu topu. Ne yadırgı
biliyorlardı, ne yabancı. Kim olsa konuşuyorlardı. İnsan
üstüneydi bütün konuları. Tanrısallığa ulaşan yaralı insan!»
diye başlıyor Yasak Tümceler adlı romanına Abdullah
Rıza Ergüven. Bu beş kişi birbirleriyle öyle güzel
konuşuyordu ki, duyan herkes onları dinlemeye koşuyordu. Bir
yerde de durmuyorlardı. Anadolu'nun ortasında
dolaşıyorlardı. Gittikleri her yerde onları karşılamaya
başladılar. Onları soru yağmuruna tutmaya başladılar. İdris
ve arkadaşları her soruya güzel güzel yanıtlar, doyurucu
yanıtlar veriyorlardı. Halk coştukça coşuyordu.
«Doğal gelişim kendi doğrultusunu izlerken onu engellemek,
bu gelişimi ne denli etkiler! Devlet yönetiminde kadını
ayaklarının ucuna değin kapatmaya zorlamak çözüm yolu mudur?
Asıl kadını kapatmak isteyenlerin tinsel eğilimlerinden
kuşkulanmak gerek! Üstelik bu, sağlıklı bir durum da değil!
Bu durum, kadının özgürlüğünü kısıtlamakla kalmaz; kadının
tinsel, dirimbilimsel, bedensel gücünü isteğini de yıkar!
Erkeklerin de yüzünü kapatmak gerek! O zaman kurnazlıkla bel
bel yüzünüze bakarak, "ben erkeğim! "diyecek. Sen erkeksen,
o da kadın! Bunu bir türlü onaylamak istemiyorlar.»
Sırıklı dağlarını aşarak Beştepeler geçidi, İncebel dağları,
Babayağmur, Uzunlu, Fakılı, Kozaklı geçilerek Kızıldağ
eteklerine ulaşır İdris ve arkadaşları. Onları kalabalık
halk yığınları izlemektedir. Bütün günleri hep böyle geçer.
Halk, dertlerini anlatarak sorular sorar, İdris ve
arkadaşları yanıtlar verir. Coşkulu söyleşiler, bitmez
tükenmez coşkulu söyleşiler...
«Ticanilerle Nurcuların oynadıkları tel bir! 1950'lerde
minarelere sesyayarları taktıranlar Ticaniler değil mi?
Devlet yönetimine el koymak istediler her ikisi de.
Şeriatçılığı getirmek istiyorlar Türkiye Cumhuriyeti'ni
yıkarak. Karanlık düşlemler mi yönetecek Türkiye'yi? İran'a
bakın!»
Sonunda, İdris'e ve arkadaşlarına, Ticanilerle Nurcular
saldırırlar. Polisler kalabalığı kuşatır. Polisler, saldıran
Ticanilerle Nurcuları değil, kanlar içinde bulunan İdris ve
arkadaşlarını tutuklayarak demir parmaklıklar arkasında ayrı
ayrı yerlere koyarlar. Yasak Tümceler romanı, böylece biter.
İlahiyat Fakültesi dinci Profları, Berfin Yayınları'nca
basılan Abdullah Rıza Ergüven'in bu romanını suç duyurusunda
bulunarak toplattırmışlar ve yazarla yayıncıyı "mahkûm"
ettirmişlerdir. Abdullah Rıza Ergüven'in sağlığının
düzelmesini diliyoruz.