Ahmet Hamdi Tanpınar Üstüne
Ahmet Miskioğlu
1962'nin Ocak ayında İstanbul Üniversitesi Senatosu'nda
geçirdiği bir yürek bunalımından sonra kaldırıldığı
sayrıevinde, Tanpınar'ın, hiç beklenmezken ölüvermesi
doğrusu şaşırtmıştı beni. O yıllarda, bana göre, Tanpınar en
özlü sanat ustalarımızdan biriydi. Romancı; öykü yazarı,
denemeci, şair ve bilim adamı olarak çok yönlü bir kişiliği
vardı. Bugün, Yapı Kredi Yayınevi’nin* 'Tanpınar'ın Bütün
Yapıtlarını yayımlamayı kararlaştırdığını öğreniyoruz. Bu
nedenle, yayımlanmak üzere, benim “Tanpınar'dan Notlar”ımı**
da aldılar. Bu “Tanpınar'dan Notlar”ın bağımsız bir kitap
olarak yayımlanmasını yeğlerim. Özenle, beğeniyle ve
Tanpınar'ın onayıyla ortaya çıkmış bir yapıtın, daha sonra
oluşmuş başka notlar da varsa, onlarla tek bir cilde
girmesini istemem kesinlikle... Tanpınar'ın sözünü ettiği
şiirlerle, metin parçalarıyla kocaman ve oylumlu bir yapıt
olur “Tanpınar'dan Notlar”ım. Böyle düşünüyorum, böyle
yeğliyorum. Bu doğrultuyu dikkate alacaklarına da inanıyorum
doğrusu...
Ben, öğrencisi olarak, İstanbul'a döndüğümde Tanpınar'ı
görmeği hep düşlüyordum, ölümü, bu umudumu, düşümü ortadan
kaldırmış oldu. Artık anılarıyla, notlarıyla yetinmek
durumunda kaldığım için kendisiyle ilgili olan az sayıda
anımı birçok kez anlattım gönüldeşlerime.
Fındıklı'da Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümü'nün denize bakan geniş, aydınlık seminer odasındayız.
Üç beş tezli sertifika öğrencisi ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ı
bekliyoruz. Tek hazırlığımız, masanın oturacağı baş köşesine
sigara tablasını koymak...
Tanpınar geceleri uykusuz kaldığı için fakülteye saat
14.00'lerde geliyordu. Öbür öğretim üyeleri kâğıtlarla,
notlarla, kitaplarla, ağır çantalarla gelip ders vermelerine
karşın Ahmet Hamdi Tanpınar hiçbir kâğıt, hiçbir not
bulundurmazdı, doğaçtan (irticalen) konuşurdu. Çanta da
taşımazdı.
Tanpınar, geldi, masanın başına oturdu. Sigara paketini
çıkardı. Büyük bir beğeniyle, insanı imrendiren bir biçimde
sigarasını yaktı; derin derin çekti içine. Konuşmaya
başlamadan sevdiği öğrencilerine şöyle bir baktı. Gerçekten
seviyordu bizi, biz de onu çok seviyorduk. Üç beş arkadaştan
tek not tutan bendim. Kalemim kâğıdım hazır, yazmaya
başlayacağım artık. Dedi ki
Tanpınar:
«Bir komedi oynuyoruz... Ancak, aktörler değişiyor!..»
En kızgın zamanında söyleyeceği en ağır söz buydu. Geçen
dersimizde, konu bitmeden hava kararmış, kimi arkadaşlar bir
an önce kalkıp eve gitme eğilimi göstermişti. Tanpınar da
konuyu yarım bırakarak «Gelecek ders kaldığımız yerden
sürdürür bitiririz konuyu.» demişti. Şimdi ise, geçen derste
konunun başını dinleyen arkadaşlardan bir iki kişi
gelmemişti; ama, bu kez başka bir iki kişi gelmişti
dinlemeye...
«Gelecekseniz, düzenli olarak geliniz; ya da hiç
gelmeyiniz.» anlamını taşıyan ve hepimizi suçlayan ama çok
uygarca, hiç kırıcı olmayan ağır sözler öyledi. Sonra da,
gözlerimin içine bakarak: «Tabii bazıları müstesna!» diyerek
benim gönlümü aldı.
*
Konumuz: "Bergson"... Ahmet Hamdi Tanpınar coşku ile
konuşuyor, anlatıyor, seve seve anlatıyor. Üç beş arkadaş
içinde tek ben not tutmaktayım.
Başka derslerde de zaman zaman yaptığı gibi şöyle uyarıyor:
«Not tutanlar, lütfen tümceyi olduğu gibi alsınlar.» Ben,
yetişebilmek için hızlı hızlı yazmaktayım. O, sözünü
yineliyor: «Not tutanlar, lütfen tümceyi olduğu gibi
yazsınlar.» Yanımdaki arkadaş, koluma dokunuyor, «Sana
söylüyor.» diyor... Zaman zaman duruyor Tanpınar,
sigarasından uzun bir nefes çekiyor, ardından gene coşkulu
coşkulu anlatmaya başlıyor..
Tanpınar, hava kararıncaya değin coşkulu coşkulu anlattıktan
sonra, Bergson" konusunu bitirdi.
Her dersten sonra, ders bittikten sonra, bir "yuvarlak masa
söyleşisi", kısa, çok tatlı bir söyleşi yapıyorduk; türlü
konuları ortaya koyarak... Bu kez ki söyleşide şöyle dedi
bize: «Çok daha güzel açıklamalar yapmak istiyordum, olmadı;
ne yazık ki hiç iyi anlatamadım Bergson'u...» dedi.
Ertesi derse bir arkadaşı ile birlikte geldi: Prof.Dr. Vehbi
Eralp'la...
Girdiler seminer odasına, Vehbi Eralp'ı kendi yerine
oturttu. Kendisi, masada benim karşımdaki yere oturdu.
Konuşmaya başladı:
«Geçen ders, size Bergson'u anlatmıştım, ama iyi
anlatamamıştım, bugün, konuyu bu konunun uzmanı olan Vehbi
Eralp anlatacak. Size, Bergson'un yapıtlarını okumak
kalıyor.» dedikten sonra Vehbi Eralp'a dönerek:
«İşte bu gençler benim en iyi öğrencilerim!» dedi.
O gün, biz, Bergson konusunu, bir de Vehbi Eralp'tan
dinledik.
*
Narmanlı yurdu diyorduk kaldığı eve. Beyoğlu'nda, İstiklâl
caddesinde, Tünel'e yakın Haşet kitabevinin sol yan
karşısında...
Tanpınar’ı görmeye gittik bir arkadaşla. Şurası mı, hangi
kapı, nerede diye sorduk, soruşturduk, bulduk. Girişte
temizlik yapan bir bayan vardı, elinde süpürge. Ona sorduk.
«Buyurun, girin, kendisi içerde...» dedi.
Çekine çekine girdik.
Çok geniş bir salon.
Birkaç koltuk, birkaç sandalye...
Ortada çok büyük yuvarlakça bir masa. Masanın üstünde tomar
tomar kâğıtlar. Tomarlar özenle birbirinden ayrı konmuş. Her
tomarın ayrı bir çalışma taslağı olduğu anlaşılıyor.
Bir koltuğun üstünde kirli bir çorap...
Pek iyi ama, Ahmet Hamdi Tanpınar nerede? Kapıdaki bayan,
girin içerde demişti...
Çevreye göz atıyorum. Masanın üzerinde bir ayak. Çıplak bir
ayak. Parmaklar hafif hafif oynuyor.
«öhhöö,öhhöö...»yapıyorum.
Ayak çekildi! Ve: Ahmet Hamdi Tanpınar, sırt üstü uzandığı
koltuktan doğruldu.
«Ooo, buyurun, hoş geldiniz; buyurun oturun» dedi.
Oturduk.
Neler konuştuk? Hangi konuları açtık?
Biz konuşurken, pencerenin camına birisi "Tık, tık, tık...
Tık, tık, tık... Tık, tık, tık...” vuruyor.
Dönüp baktık pencereye.
Bir bayan. Güzel giyimli, güzel mi güzel bir bayan.
Tanpınar, yüksek sesle seslendi:
«Gel içeriye, konuklarım yabancı değil, öğrencilerim!»
Genç, güzel bayan kapıyı açtı, içeriye girdi. Masaya doğru
yürüdü. Bir koltuğa oturdu. Mis gibi bir koku doldurdu
salonu.
Ahmet Hamdi Tanpmar, güler yüzle bana döndü:
«Sen, dedi, benim 'Eski Zaman Elbiseleri' adlı öykümü okudun
mu?»
«Evet, okudum.»
«İşte, o öykünün esin kaynağı bu güzel bayandır!»
Güzel bayan, tatlı tatlı gülerek,
«Aman ne büyük imgelem, aman ne büyük imgelem!» dedi durdu.
Biz, Tanpınar'ın iki öğrencisi uzaktan bakışarak kalkma
zamanımızın geldiğini imledik birbirimize. İzin isteyerek
kalktık çıktık salondan.
*
Geriye dönüp bakıyorum da, yıllar ne çabuk geçmiş diye
düşünüyorum. Okuyacağınız yapıt, 1952'de tutulmuş notlar.
Aşağı yukarı yanm yüzyıl geçmiş. Yarım yüzyıl; az zaman
değil!
En çok dikkatimi çeken de dil; dil ne ölçüde değişmiş!
Ahmet Hamdi Tanpınar, çocukluğunun bir bölümünü geçirdiği,
çökmekte olan koskoca imparatorluğun uç bölgelerinde
memurluk yapan babası ile birlikte ulusun adım adım geri
çekilişini izlemişti. Ölünceye değin kendini birtakım
kaçınılmaz sorunlar karşısında duyması, işte bu çocukluk
yıllarında, “iç derinliğinde" büyülterek gözlemlediği
yoksulluklar, karışıklıklar, ezinçler (azaplar, vicdan
azapları) yüzünden olmuştur. Bana göre onun romanlarındaki,
öykülerindeki kişiler, kendini hemen çözülmesi gereken
birtakım yaşamsal sorunlar karşısında duyan bir insanın
duygu ve düşüncelerinin simgeleridir. Romanlarında anlattığı
İhsanlar, Nuranlar, Mümtazlar ve onların çevreleriyle
simgeleştirilen düşünceler, bize Tanpınar'ın kendisini, iç
sıkıntılarını, korkunç ezincini (azabını) verir.
Bu ezinç (azap) nedir? Bu ezinç, düşünen, ulusunu seven,
ulusunun büyüklüğüne inanmış aydının ezincidir. Büyüklüğe
inanç ile bir dizi yenilişlerin içinde yarattığı çelişkidir.
Diyebiliriz ki, Tanpınar, bütün yaşamı boyunca birtakım
sorunlara çözüm arayıp durmuş, bu yüzden büyük, sayrılıklı
uykusuzluklar yaşamıştır. Onun yapıtları, bu bakımdan
hepimizin sorunlarına çözüm arama denemeleridir diyebilirim.
Sanatçı, bütün bunları bize bir şiir evreni içinde verir.
Onun okurları, çok derin bireysel duygularla toplumsal
duyguların kaynaştığı bir ortamda coşku ile sürüklenir.
Bu notlarda da, Tanpınar'ın sanatçılığının yansımaları
görülmektedir bence. Daha ileri giderek söyle de
söyleyebilirim, Tanpınar'ın yapıtlarını okumadan önce, bu
"Tanpınar'dan Notlar”ı okumak gerekir. Bu notlar, sıradan
notlar değil, bir büyük sanatçının evrenine girmek için
kullanılacak anahtardır.
15 Şubat 1950'de çıkan Yaprak*** dergisinin 20. sayısında
Tanpınar'ın Huzur’u için Sabahattin Eyyüboğlu şunları
yazmıştır:«(...) Roman bir gün ve bir insanla başlayıp
bitiyor. Gün herhangi bir gün olmakla birlikte İkinci Dünya
Savaşı’nın başlangıcı, insan, herhangi bir insan olmakla
birlikte bütün bir tarihin sonucudur. Tanpınar, düşüncesinin
bütün imkânlarını seferber ederek bütüne doğru gidiyor.
(...) Huzur'da herkes, yahut aynı insanın türlü görünüşleri,
can çekişenlerin yalnızlığı içindedir. Bütün yaklaşımlar,
dostluklar, aşklar insanın yalnız teselli arayan taraflarına
ve tesadüflere bağlıdır. Bütün konuşmaların ucu toplum ve
memleket meselelerine dokunduğu halde, konuşanlardan
hiçbirinin hayatı bu meselelere çevrilmiş değildir.
Düşündüğünü yaşayan yalnız Suat'tır, o da kendini asmaktan
başka çıkar yol bulamıyor. (...) Nice fikir çatışmalarının
özü bu sayfalarda okuyucunun önüne serilmiş. Gönül isterdi
ki bu fikirler romanda yaşanarak denensin; fakat o zaman da
her biri bir roman isterdi. Tanpınar, bir insana bütün
insanlığı sığdırmak istediği
gibi bir romana da bütün romanları sığdırmak istiyor. (...)»
*
Kırklı ellili yıllarda "sabit kalem" denilen mürekkepli
kalem yeni çıkmıştı, bugünkülere göre çok ilkeldi. Yazarken
bir yandan da ucundan mürekkep taşırır, kâğıdı lekelerdi.
Bugünkü gözle bakınca, pek ilkel olduğunu düşünüyorum o
kalemlerin; ama, o zaman böyle mürekkepli kalem kullanmak
sanki daha ileri, daha yeni bir davranış sayılırdı. İşte
bütün bu notları o zaman için çok yeni sayılan mürekkepli
kalemle tuttum, ucundan mürekkep taşırdığı için sürekli
olarak sol elimle de taşan mürekkepleri kalemin ucundan
siliyor bütün ellerimi boyuyordum. Arkadaşların ve Ahmet
Hamdi Tanpınar'ın biraz gülerek, harcadığım emeğe de şaşarak
izlediklerini anımsıyorum. Dersten sonra, kaldığım Merkez
öğrenci Yurdu'na gelince de bütün yazdıklarımı temize
çekiyordum...
Defter kalem öyküsünü daha uzatmayarak asıl konuya geçeyim;
Temize çekilmiş notları göstermek üzere Tanpınar'ın
fakültedeki odasına girdim. Defteri uzattım.
«İşte efendim tuttuğum notlar!» dedim.
Aldı eline, dikkatle karıştırdı.
Şimdi, mutlulukla anımsıyorum, o sahneyi. Karıştırdı
sayfaları, karıştırdı. Ne dedi bana, neler söyledi?.. Ben:
«İmzalayarak onaylar mısınız?» diye sorunca, hiç
duraksamadan, kalemini aldı eline, imzaladı.
«Buyurunuz!» diyerek defterimi geri verdi.
Şimdi, doğrusunu söyleyeyim ki, defteri incelerken,
sayfaları karıştırırken, "Bu defter bende kalsın" ya da "Bu
defteri ben alayım" diyeceğinden korkmuştum. O zaman
tıpkıçekim uygulaması olmadığı için çoğaltmanın da olanağı
yoktu. Hem imzalamıştı, hem de geri vermişti. Bu benim için
büyük sevinç oldu.
(*) Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi
A.Ş.
(**) Şiir Meseleleri (Bergson, Artistik joie ve Yahya Kemay,
Modern Sanat, Bugünün Türk Şiirinin Meseleleri), Yahya Kemal
yahut Malzemenin Zaferi (Dil, Türk tarihini buluşu, Sicilya
Kızları, Adonis, Mahurdan Beste, İkinci tecrübe, Biblos
kadınları, Niğbolu Destanı, Gazelleri, Yeni Dönemi, Ses
şiiri ve Kemal'in estetik anlayışı, Dört Tem, Dört Tip Şiir,
Kemal'de Joie. Yaptıklarını Nasıl yapabildi, Kemal'in Mazi
ilişkisi,)...
(***) Yaprak, Her ayın biriyle on beşinde çıkar fikir, sanat
gazetesi, sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden: Orhan
Veli Kanık, Yıl: 2, Sayı: 20. 15 Şubat 1950,15 kuruş.