Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

 

10.03.99'da Yitirdiğimiz Salâh Birsel'le İlgili İmler

Ahmet Miskioğlu

 

1960’ta ben İskenderun'dayım.

Türk Dil Kurumu, yazınımızı, ekinimizi, uygarlığımızı, coşkulu bütün Türk yazarlarıyla birlikte geliştirme çabası içindedir. Ülkemizde ileriye dönük bir devinim vardır, herkes sürekli bir çalışma içindedir, o günlerde...

Biz de İskenderun'da kendi çapımızda çalışmaktayız. Konumuz, Türk yazını, Batı yazını bütün yeryüzü yazını, ekini, uygarlığı...

Çalışmalarımızı yürütebilmek için kaynağımız, Milli Eğitim Bakanlığı yayınları, Türk Dil Kurumu yayınları, Varlık, Yeditepe, Yeni Ufuklar (Çan) ve benzeri yayınlar... Öğrencilerim, bütün dergilere, bütün yayınlara sürdürümcü... Öğrenceliklerdeki çalışmalarımız bizi doyurmuyor, öğrencelik dışında da, dergi çıkarıyoruz, broşür çıkarıyoruz, duvar gazeteleri çıkarıyoruz... Karşı çıkan yok, herkes bize katılıyor, herkes bizimle ilişki kurma çabası gösteriyor, herkes bizi destekliyor... Coşkulu bir savaşım, ekin ve uygarlık savaşımı...

Bir gün, Ankara'dan bir mektup.

Gönderen Salâh Birsel...

Salâh Birsel, Türk Dil Kurumu Yayın Kolu Başkanı seçilmiştir. Yayın Kolu, yeni atılımlar içindedir o sıralarda; daha çok kitap çıkarılacaktır, özel sayılar yayımlama kararı almıştır. Yani, Türk Dil Kurumu harıl harıl çalışmakta, ürünler vermektedir. Mektup şöyle:

TÜRK DİL KURUMU                                         ANKARA   20.11.1961

Sayın Ahmet Miskioğlu

Türk Dili dergisine okulunuz öğrencileri tarafından gösterilen ilginin sizin yardımınızla olduğunu sanıyoruz, öğrencileriniz arasında, bu ilgi, her geçen gün daha da artmaktadır. Değerli yardımlarınıza ve ilginize çok teşekkür ederim.

Saygılarımla,

Salâh Birsel

(Salâh’ın imzası)

Yayın Kolu Başkanı

Bu mektup, beni mutlu etmiştir. Ben TDK’ya "Size sürdürümcüler sağlıyorum, yayınlarınızın duyurusunu ve tanıtımını yapıyorum" diye bir haber vermediğim, hiçbir zaman bir yaranma çabası göstermediğim halde, onları desteklediğimin ayırdına varmaları beni mutlu etmiştir. "Demek ki Türk DİL Kurumu, benim düşündüğüm gibi gerçekten çalışkan ve dikkatli bir kurummuş."  demişimdir.

İstanbul'da ve Ankara'da çıkan/desteklediğim dergilerden hiçbirinin yöneticisi kendilerini desteklediğimin ayırdına varamadılar. Ancak, Vedat Günyol'u yadsıyamam; o, her yıl mektup göndererek «Güveninizi sürdürüyorsanız lütfen aboneliklerinizi yenilemenizi diliyorum.» diyerek incelikli seslenişlerde bulunuyordu, bunu da unutamam.

Salâh Birsel’le ilk ilişkimiz böyle kuruldu.

1995’te Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde, Yapı Kredi'nin bir etkinliği olarak, "Bir Usta, Bir Dünya: Salâh Birsel" diye adlandırılmış Salâh Birsel Sergisi açılmıştı. O sergiyi ve Salâh Birsel’i görmeğe gittiğimde yukarıdaki mektubun da tıpkıçekimini hazırlayıp cebime koymuştum.

«Türk Dil Kurumu Yayın kolu Başkanı olduğunuz yıllarda Kol başkanı kimliğinizle yazdığınız bir mektubun örneğini getirdim size, bu sergiye küçük bir katkıda bulunmak için!» dedim.  Hemen yanıtladı:

«1963’te mi yazmışım?»

«Hayır, 1961!...»

*

1990'da Muzaffer Uyguner, "Salâh Birsel" adlı 239 sayfalık bir kitap yayımladı. Perşembe günleri yaptığımız toplantılarda bu kitabı aylarca konu yaptık, bol bol söyleştik. Salâh Birsel, şöyle dedi bir gün:

"İşte beni yaşatan böyle yayınlardır!"

Muzaffer Uyguner'in bu 239 sayfalık yapıtında şöyle bir tümcesi var Salâh Birsel için:

«Salâh Birsel, Garip etkisinden geçerek kişiliğini çabucak bulmuştur.»

Salâh Birsel, aylarca söyleşilerimiz sürerken bir yandan da evinde kitabı gözden geçiriyordu kuşkusuz.

Bir perşembe toplantısında oldukça sinirli bir biçimde:

«Muzaffer!» dedi, «Neler yazmışsın bu kitapta, böyle şeyler yazılır mı! Yanlış!»

Salâh Birsel arkadaşımız  çok sinirliydi o gün. Anımsamadığım başka şeyler de söyledi.

Muzaffer Uyguner’in yanıtı şöyle oldu:

«Peki, olur Salâh Bey, inceler ikinci baskıda düzeltirim.»

«Ne zaman? Birinci baskı bitecek de, yeniden basma kararı alınacak da, unutmayıp düzelteceksiniz de, ikinci baskı yapılacak öyle mi!.. Ben artık bu Perşembe toplantılarına gelmeyeceğim!»

*

Kışları, perşembe toplantılarını kapalı salonlarda yapıyorduk. İlkyaz ve yaz aylarında ise Bostancı’daki İstasyon Çay Bahçesi'nde buluşuyorduk. Yani aşağı yukarı altı ayımızı kapalı salonlarda geçiriyorduk. Muzaffer Uyguner, yaz gelince salon toplantıları bitince Burhaniye'deki yazlığına çekiliyor, yazınsal çalışmalarını orada sürdürüyor; yazılarını posta ile bize gönderiyordu.

Bizler, o yıl da İstasyon Çay Bahçesi'nde buluşmaya başladık ki, bir de baktık Salâh Birsel de geliyor.  Kalktım ayağa, kucaklaştık.

«Sizi Perşembe toplantısında gördüğüm için çok sevindim dedim.»

«O adam olmadığını bildiğim için geldim! »

Ve «Bir daha gelmeyeceğim" diyen Salâh Birsel, her yılın altı ayında düzenli olarak Perşembe toplantılarına geldi, bizi onurlandırdı.

Eski arkadaşı, “aile dostu” Muzaffer Uyguner'e bu ölçüde gücenmişti Salâh Birsel. Hiç kimseyi incitmeyi sevmeyen, saygılı, sevecen o Muzaffer Uyguner ki; Salâh Birsel için 239 sayfalık bir yapıt koymuştu ortaya!

Bu iki eski arkadaşın hangisi haklıydı acaba?

*

                Alp Kuran 1990’ın Mayıs ayında, Salâh Birsel'in "telefona" gitmesinden yararlanarak bana:

«Birçok sözcüğü yozlaştırıyor, birçok Arapça, Farsça sözcük ve tekerlemeleri çekinmeden kullanmaya çalışıyor, kullanıyor, onun için. »

«Elinde bir yazı var; Türk Dili Dergisi için getirmiş olacak, güzel bir yazı, kendisinden iste o yazıyı lütfen.» dedi.

Gerçekten hiç yazı istemiyordum Salâh Birşel‘den. Çok usta bir yazar olduğunu kabul ediyor, bu ustalığını hep övüyordum ama, eski Arapça ve Farsça sözcük ve tekerlemeleri bol bol kullanmasından da, sözcükleri yozlaştırmasından da yakınıyordum. Sözgelimi, anlam dolu şu sözlerimiz ne güzeldir «ne yazık ki, ne güzel ki, ne var ki, ne üzücü ki, ancak, oysa, buna karşın, bununla birlikte, ama bu iş, vb..."

Bu ve daha başka sözler yerine, bu sözlerin içini boşaltarak, anlam inceliğini yok ederek, yalnızca “ne ki” ya da “nedir” yazması beni sanki gücendiriyordu.  Bu “ne ki” yi, “nedir”i o ölçüde çok kullanıyordu ki, bunlar onda bir “tik” olarak yerleşmişti. Okuyanı da tedirgin edecek ölçüye gelmişti. Yazısından bu “tik”leri kaldırdığımız zaman, yazı çirkinlikten kurtulmuş oluyordu sanki.

Birgün başbaşa kaldığımızda bu görüşümü onu kırmadan, belirtmeye çalışmıştım; bana denemeler yaptığını, Fransızların “qui”lerini, “que”lerini düşündüğünü bizde de bazı şeyler olabileceğini öyküledi.

«Siz ki, Türk Dil Kurumu’nda da çalışmış insansınız, Türkçe konusunda daha titiz olabilirsiniz. » dediğimde:

«En çok öztürkçe kullanan benim, benden daha çok öztürkçe kullanan yoktur!» diye yanıtladı beni. Daha sonra yazılarına bu gözle baktığımda, çok bol öztürkçe sözcükler de kullandığını saptadım.

Alp Kuran’ın önerdiği “Honolulu” adlı yazısını, Temmuz – Ağustos 1990 sayımızda yayımladık. Bir de 1997 ve 1998 yılları içinde, 10. Ve 11. ciltlerimizin her sayısında Salâh Birsel’in bir şiiri yayımlandı.  Beni göremediği zaman, bir arkadaşa verip şiirini bana ulaştırıyordu.

Bugün Salâh Birsel’i yitirmiş bulunuyoruz. Diliyorum ki, Muzaffer Uyguner’le aralarındaki gücenmeye neden olan o konuyu yeniden ele alıp, olumlu ya da olumsuz nesnel bir sonuca varalım.

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007