Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

 

Aykırı Görüşler

 

Ahmet Miskioğlu

 

1945’te Milli Eğitim Bakanlığı'nca Klasikler Dizisi'nde yayımlanan -Hasan Ali Yücel'i saygı ile anıyorum burada- Gülme adlı bir yapıt var. Bergson'dan Mustafa Şekip Tunç dilimize çevirmiş. Bugünkü politikacılarımızdan, bugünkü, "Güldürü sanatı yapıyorum" diyerek ortaya çıkan, herkesin kendisini güldürü sanatçısı sandığı kişilerimizden kaçı okumuştur acaba bu yapıtı?

Klasikler Dizisi'ni son zamanlarda Cumhuriyet gazetesi yeniden gün ışığına çıkarmaya başlamıştır; üstelik dilini güncelleştirerek okurlarına armağan etmektedir. Cumhuriyet'in de bu olumlu çalışmasını saygı ile anımsamak gerekir. Gülme’ye henüz sıranın gelmediği anlaşılıyor                                                    

Gülme’de Bergson'un, -dilini güncelleştirmeden, olduğu gibi alıyorum-şöyle bir sözü var: "Gülme, her şeyden önce, bir düzeltme (correction), bir ıslahtır. Utandırmak için vücut bulmuş olması itibariyle de kendine gülünen kimse üzerinde acı bir tesir bırakması gerekir. Cemiyet, kendisine karşı gösterilen laubaliliklerin öcünü gülmekle alır."

Şimdi elimizi vicdanımıza koyarak düşünelim. Bir adam gözlerini belerterek, yanaklarını, dudaklarını bu belertmeye koşut durumda gererek, sarkıtarak eğitim ve toplum düzenimizin yetiştirdiği ve topluma karşı hiçbir "lâubaliliği" olmayan bir kadına herkesi güldürmeğe çaba harcaması yakışık alır mı? Yaptığı iş gerçek bir sanat, güldürü sanatı olabilir mi?

Işılay Saygın, milyonlarca Türk kadınının benzeridir, örneğidir, en iyi yetişmiş olanlarından biridir, bu besbelli. Böyle olduğu için onun yaşamındaki özgür seçimine hiç birimizin saldırmaya hakkımız yoktur. Bu olgun, yetişmiş, aydın bayanın, kendi seçimi olan yaşama biçimini güldürü sanatı yaptığımızı sanarak hiçbirimizin alaya almaya hakkımız yoktur. Bu; insan haklarına, kadın haklarına saldırı olur ki, ilkelliğimizi ortaya koyar. Nasıl ki, Işılay Saygın'ın tam karşıtı bir yaşama biçimini seçen Hürriyet'in haber yazarı Ayşe Arman'ın yaşamıyla alay etmiyorsak, Saygın'ı da alaya alamayız. Türkiye'de de insan hakları varsa, bireylerin kendi seçtikleri özgür yaşama biçimlerine saygılı olmak durumundayız.

Hürriyet gazetesinin haber yazarı, Işılay Saygın’la konuşmuş. Ona saygılarla, övgülerle seslenerek, güvenini kazanarak yaklaşmış. Işılay Saygın da içtenlikle konuşmuş. Bu konuşmalardan Saygın'ın otuz milyona yakın Türk kadınının yetişme biçimiyle yetiştiği, anlaşılıyor. Yaşama biçimi, toplum düzenine, aldığı eğitime ve kendi seçimine uygun bir durum gösteriyor.

"İnsanlara adamışım kendimi başkalarının mutlu olması beni mutlu ediyor. Bugüne değin ben beş bin çocuğu sünnet ettirdim. 32 bin imam nikâhlı kadına resmi nikâh kıydırdım. 350 bin kadına okuma yazma öğrettim. Bunlar güzel şeyler değil mi? Ben yaşlandığım zaman şu kadar insana şöyle şöyle yapmıştım diyeceğim."

Böyle diyor Işılay Saygın.

Sorulan sorulara yanıt verirken içtenlikle hiç evlenmemiş olduğunu söylemesini niçin yadırgayalım ve niçin yargılayalım. Türkiyemizde; lütfen toplum düzenimizi, çocuklarımızın yetiştirilme biçimini düşünerek, elinizi vicdanınıza koyarak yanıtlayınız. Gerçek sanatla hiçbir ilgisi bulunmayan, içinde insanlık saygısı bulunmayan bir güldürücü, Işılay Saygın'ın nesine güldürmek ister bizi? Bu haksızlık önlenmek istenince herkesi ayağa kaldırmaya çabalar; insan usuna sığmayacak olay bu. Işılay Saygın'ı ille de tiye almak istiyormuş paşa gönlü: Milletvekillerine, parti başkanlarına, bakanlara koşuyor. İlle de tiye alacak saygıdeğer bir kadını. Sanatçı diye şımartılmış bir adam, hem suçlu, hem güçlü; insan haklarına karşı eylem yapıyor... "Açlık grevi yaparım ha!.." da diyor. Pakistan'da, aydınlık yüzlü Teslime'ye karşı korkunç karanlık yüzlü erkek kalabalığının ayaklanması gibi bir şey...

Cüneyt Arcayürek ne diyor bakalım: "Yine kuliste Kırca'nın Bakan Işılay Saygın'ın bekâretinden çıkarak yayımladığı sahneleri 'uygun görmeyenlerin çokluğu'dikkat çekiyor. Siyasetçiler Levent Kırca'nın kendilerini gırgıra almasından çekindikleri için mi sanatçıya destek olduklarını söylüyorlar? Bu soru akla gelmiyor değil"

Evet, konu dönüp dolaşıp politikaya, politikacının tutumuna geliyor. Yürekli bir halkın çocukları olan politikacılarımız gerçekten çekinir, gerçekten korkaktır. O büyük büyük sözlerle, kaba kaba, ağır ağır sözlerle ekranlarda boy göstermeleri hep çekindiklerinden, hep korkaklıklarındandır. Yürekli olsalar daha ağırbaşlıca konuşurlar, halkımızın sinirlerini bozmayı sürdürmezler. Geri kalışımız da, batışımız da onların yüzünden. Korkaklar, şeriatçılara sürekli olarak yağ çekerek, Türkiye'yi açmaza getirdiler; bunların en korkaklarından biri Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şeriatçılardan çekindiği için, şeriatçılardan korktuğu için "Siz, şeriatı bile getirebilirsiniz!" diyerek batışa doğru hızla götürmek çabası göstermedi mi bizi?

«Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış - Ahmet Mithat'tan A.H. Tanpınar'a» adlı eleştiri yapıtında Berna Moran, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını incelerken, bu romanın iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını alaya alan, eleştirel bir roman olduğunu söyler. "Toplumumuzun o dönemlerdeki bazı özelliklerini dolaylı bir yoldan dile getirip hicvettiğini söylemek istiyorum." der."Yazarlar romanda hiciv için çeşitli yöntemlere başvurmuşlardır: parodi yöntemi (Cervantes); utopia yöntemi (Huxley); hayvanlar dünyasını alegorik olarak kullanma yöntemi (G. Orwell); topluma bir yabancının gözüyle bakma yöntemi (Montesquieu)... vb. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bu sonuncuyu biraz değiştirerek ve daha karmaşık bir biçime sokarak kullanır."

Bu romana göre, değerler kargaşası içinde yaşayan, beğenisi bozulmuş bir toplum içinde yaşamaktayız.

Bu bozulmuş toplumu, romanında, dozunu arttıra artıra yerer (hicveder) Tanpınar. "Kinci olmayan bir alaydan başlayarak acı bir alaya kadar derece derece artan silahlar kullanır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde olay tatlıdan acıya doğru gelişmekte ve sonunda açık yergiye varmaktadır demek yanlış olmaz sanırım" diyor Berna Moran, bu yermelerden örnekler de veriyor.

Bizce, bugünkü toplumumuz da, o zamandaki gibi eleştirilmelidir. Hele kendini güldürü sanatçısı sanan kişinin haksız davranışını, "haksız çıkarına dokunulunca 'kahraman' kesilerek yandaş toplama çabalarını gördükçe, bu durumu daha belirgin olarak algılıyoruz.

Bir örnek görelim:

Roman kişilerinden Hayri İrdal'ın baldızı iyi şarkı söylediğini sanan bir kızdır. Ancak ne sesi vardır ne de kulağı vardır. Makamları da birbirinden ayıramaz.

Sesi güzel olmayan, müzik kulağı olmayan, müzik makamlarını bilmeyen, o makamları birbirinden ayıramayan bu kız, toplum içinde ünlü bir şarkıcı olur, çıkar ortaya! Toplum içinde alkışlanmaktadır... Romancı, bu durumu vurgularken, Berna Moran'ın dediği gibi, toplumu yermektedir...

Karşılaştıracak olursak görürüz ki, gerçekten bugün de yerilecek bir toplum içinde yaşadığımızı yadsıyamayız.

Değerler kargaşası içinde yaşayan, beğenisi yozlaşmış bir toplumda, "Ben sanatçıyım" diye ortaya çıkanların, -ne ölçüde alkış alırlarsa alsınlar- gerçek sanatçı olduklarına hiç güvenmemek gerekir kanısındayım. Televizyonlarla beyinleri yıkanan kalabalıkların alkışları, (tıpkı romandaki yetersiz şarkıcı gibi) onları hiç de bir “değer” olarak gösteremez.

Ülkemiz koşullarında iyi eğitim görmüş bir bayana yapılan haksızlık; haksız güldürücü, haksızlığa çanak tutan politikacılar; aymazlık içinde bulunan bütün dostlar; bu aykırı görüşlere getirdiler beni.

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007