Batış Yılları II
Ahmet Miskioğlu
Türk Dili
Dergisi'nin Ocak - Şubat 1997 sayısında yazdığım yazıda,
Falih Rıfkı Atay’ın bir bölümcesini anımsatmıştım değerli
okurlara. O bölümce şu idi:
"Bir defa
yurdun yarısını yitirdik. Bir defa bütününü yitirdik.
Battık. Gökten Atatürk indi ve öyle bir kaos içinden çıktık.
Onun ölümünden yirmi beş yıl sonra otuz beş bin yobaz
okulunda Türk çocuklarını koca imparatorluğu batıran
zihniyetle yetiştiriyoruz."
Falih Rrfkı
Atay’ın yakındığı batış görünümlerinin çok daha korkuncu
yaşanıyor günümüzde. Vurdumduymazlar, kişiliksizler,
dönekler, hırsızlar, vurguncular görmezlikten gelse de,
Falih Rıfkı Atay’ın o zamandan saptadığı gibi "demokrasi
döneminin alçakça hiyanetleri" en namussuzca ölçülere
ulaşmış bulunmaktadır, "ulusal kader"i, "oportünist
politikacıların pençesi”nden kesin olarak kurtarmamız
gerekmektedir. Yüzüne "din" maskesi takmış hiçbir alçak
politikacının ülkemizi ortaçağ karanlığına yeniden
sürüklemesine izin verilemez. Türkiyemize, dilimize,
uygarlığımıza karşı yaptıkları çirkin saldırıları -ki Falih
Rıfkı Atay, bunun tanısını otuz yıl önceden koymuştu- kör
gözler bile görmeye başlamıştır.
Bir uygar
ülkede, kendisine yaraşmıyor olsa bile başbakan olmuş bir
kişi, koltuğuna oturur oturmaz var olan temel yasaları,
yerleşmiş devlet gelenek ve kurallarını, ortaçağ
ilkelliğiyle çiğniyorsa; adalet bakanı yargıyı hiçe sayıp
kendi doğrultusunda en ilkel bir biçimde inatlaşarak
devletin temel ilkelerine karşı yürüyorsa o ülkede
demokrasi, hak, hukuk vardır denebilir mi?
Devleti ele
geçiren kimileri, bölücü saldırganlardan daha tehlikeli bir
biçimde, Türkiyemizde kan dökülmesini istiyor görünüyorlar;
attıkları her adım, Türkiye'yi Suudi uşaklığına sürüklemek
yolunda bir inatlaşmaktan başka anlam taşımıyor; uzaktan
bakanları "dehşet"e düşürüyor. Kan akıtacaklar, bu, açıkça
belli oluyor. Tarihte "Haccac-ı Zalim", "Yezit”, "Kuteybe"
vb.; binlerce Türkü boğazlayarak ulusu zorla müslüman yapma
çabası göstermemişler miydi? "Her biriniz, bir kez Mekke'ye
geleceksiniz, vergi ödeyeceksiniz, işte o zaman, Tanrı sizi
bağışlar, boğazlanarak ölmekten kurtulursunuz!” demiyorlar
mıydı? Din yaymak; haraç toplama amaçları için bir araçtan
başka bir şey miydi? Bütün düşünceleri, ezilmiş uluslardan
vergi ve kendilerine bağladıkları hükümetlerden haraç
toplamaktı.
İşte
Türkler, bu öldürümler karşısında müslüman olmaktan başka
çıkar yol bulamadılar. O gün bu gündür, Mekke'ye vergi
ödemeyi sürdürüyor zavallı Türkiye insanları!
Bu karmaşa
içinde "Kanlı mı geleceğiz, kansız mı geleceğiz " demek
yürekliliğini gösterebilenlerin baskı yapma hayınlıklarına
iyice tanı koyabilmek için sözgelimi Taberi tarihini,
Ligeti’yi, Barthold'u vb okumanın zamanıdır diyebiliriz.
"Belleksiz toplumlar", çok daha kolay batırılabilirler
çünkü.
Türkiye'de
din politikacılığı, bölücülükten başka bir şey değildir.
Bölücüler, çok kan döktüler; dinciler, tarihte daha çok kan
döktüler. Bugün de dinci devletlerde insanlar her gün
boğazlanarak öldürülüyorlar. Kadınlara sokağa çıkmak, okumak
yasaklanıyor. Erkek kardeşlerle kız kardeşler birbirinden
ayrılıyor; sakalsız erkekler hapsediliyor, "terör", kol
geziyor. Beyinler bir kez din ile yıkandı mı, sonu karanlık:
ya ölüm, ya ortaçağ hapishanesi. Bu; batmak demektir. Beyni
yıkanmış politikacılar, uygarlığımıza çok zarar veriyor.
Türkiyemize yazık oluyor.
"65 milyon
müslüman edebiyatı" yapmaları da Türkiye'yi Cezayir'e
dönüştürme amaçlarının bir ayrıntısıdır. Kurban derilerini
toplarken, "Müslüman değil misin yoksa?" diye soruyorlarmış,
ille kurban derilerini toplayacaklar, tirilyonları ceplerine
koyacaklar, Bosna-Hersek paralarını yedikleri gibi...
"Biz,
yurdumuzun güvencelerinden olan Türk Hava Kurumu'nu
yeğliyoruz." diye yanıt veriyor bilinçli yurttaşlar.
Yurdumuzun
güvenliği, bizim için her şeyin üstündedir. Türkiye'nin
müslümanlığı, Suudi Müslümanlığından çok ayrıdır. Yurt
hayınları, Suudi uyduluğuna soyundukları için, her şeyimizi
Suudilere göre, halkımızın dinini bile Suudi çıkarlarına
göre açıklıyorlar ve halkımıza o yanlış, yurdun çıkarlarına
aykırı din görüşlerini dayatmak istiyorlar. Şu "efemine"
sesleriyle ekranlarda boy gösterişlerine bakınız, şu yabancı
müslüman devletlerden gelen konuklarla erkek erkeğe
kucaklaşırken onlara yanak verişlerine bakınız; iğrenmiyor
musunuz?
Ancak,
kesin olarak bilinmelidir ki, Türkiye halkı için,
Suudileşmek, kabul edilemez bir olgudur.
"İslam
değil misin yoksa?" diye sormak ne demektir? "Seni öldürürüz
ha!" der gibi, "İslam değil misin yoksa?" diye niçin
sorulur? Anadolu'da bir söz vardır: "Bunlar insanı dinden,
imandan eder!" derler. Gerçekten pis din politikacıları, pis
din tüccarları, pis din baskıcıları; tutumlarının ters
sonuçlarını er ya da geç göreceklerdir.
*
"İslam
değil misin yoksa?" diye sormak, çok büyük baskıdır; yasal
özgüllükler, şimdiden yok olmuştur, "Hayır, ben İslam
değilim!" diyebilmek yasal hakkını hiçbir yurttaşın elinden
alma yetkisi yasal olarak kimsede yoktur. Buna karşın yasa
dışı girişimler ve baskılar, -yönetimi ellerine geçiren
hayınların eşgüdümünde olmak üzere- sürdürülüyorsa, batış
çığ gibi yuvarlanıyor demektir.
*
Gelişmiş
çağdaş ülkelerde üniversite bitirmemiş insan bulamazsınız.
Bizim din tüccarları hâlâ sekiz yıl okumayı çok görüyor.
Kızları ise hiç okutmak istemezler. Onlara sorarsanız,
yanıtları şu olur: "Benim çocuğum Tanrısını öğrensin yeter!"
Bu kafa
ile, işte bu kafa ile nerelere doğru sürükleniyoruz?
*
"Yönetimi
ele geçirenler, aymazlık, sapkınlık ve üstelik hayınlık
içinde bulunabilirler."