Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
fotoğraflar
iletişim

 

İki ayın içinden

 

DERGİMİZİN 10. YAŞ KUTLAMA TOPLANTISI

Geçen sayının Süreği:

Ömer Demircan sözü aldı: Sayın Miskioğlu'na teşekkür ediyorum, Türk Dili Dergisi'nin bugüne gelişinde emeklerinin çok büyük olduğunu, biz de kendilerine karınca kaderince katkıda bulunduğumuzu burada söylemek istiyorum

Şimdi, benim, aslında aklıma gelen, dergimizin amacı dil devrimini sürdürmek, Türk dilinin bırakıldığı yerden gelişmesine katkıda bulunmak olduğuna göre, benim çalışmalarım sırasında tartışılagelen kavramlarla ilgili olarak kimi ince ayrınları burada belirtmeyi düşündüm ve onları söylemek istiyorum. Birincisi şu, dil devrimini getiren en önemli nedenlerden bir tanesi, Türk dilinin sözlü bir evresinde, sözlü kültür evresinde, uzun süre yüzyıllarca sözlü olarak işlendiği halde yazılı olarak işlenmesinin engellenişi karşısında, ona karşı getirilmiş olan dil devriminin ne anlama geldiğinin söylenmesi burada önemli oluyor. Dil devrimi, gerçekte sözlü türkçenin o günkü durumundan yeni bir yazı dili üretme devrimidir. Yeni bir yazı dili üretme zaten yazı dilinin sözlü dilden çok ayrı bir yapısı bulunduğunu ve bu dilin de anlatım için metinlerin kendine özel olarak çok ayrı biçimde örüldüğünü burada anımsatmak istiyorum. Gerçekten yazı dili öyle örülmesi, geliştirilmesi kolay bir dil değil, yazmaya kalkınca herkes eski diline dönmektedir. Konuşma dilinde de öyle; ayrımlardan bana kalırsa, en önemlisi burada. Yazı diline dönüştürmek ne demek? Yazı diline dönüştürmek, ilk önce, abecesi olmayan bir dile yeni bir abece, ya da, bir abece yapmak devrimidir. Şimdi burada gerçekten harf devrimi olarak niteliyorsak, öyle görüyorsak ve Arap harflerinin bırakılarak yeni Türk abecesinin getirildiğini söylüyorsak, aslında buradaki inceliği görmek gerekiyor. Birçok kimseler gerçekte türkçeye özgü bir yazı devrimi hiç olmadığını söylüyorlar. Bangıoğlu ve birçok kimseler gerçekte türkçeye özgü bir yazının hiç olmadığını söylüyorlar. Türk dilinin hiçbir zaman Arap harfleriyle belli bir yazım biçimi olmamıştır. Bizim eski harfler, eski yazı dediğimiz şey, gerçekten Türk diline özgü bir yazı değildir; Türk dilinin alfabesi de gerçekte sayılmaması gerekir. Öyle ki, yazı diline dönüştürürken ilk önce türkçeye bir abece yapmak gerekiyordu; bu bakımdan, halk dilinin yine doğrudan doğruya türkçenin yazı diline dönüştürülmesi aşamasının ilk evresi olarak düşünülmesi bir yazı değiştirme türü olarak hafife alınmaması gerekiyor. Şimdi, tartışılan konulardan bir başkası da şu, deniyor ki, uzun süre, onsekizinci yüzyıldan, sonra, 1850'lerden bahsediyorlar, 1920'tere kadar... Dil gereğince, devrime hazır biçimde sadeleştirilmiştir ama, ben, gerçekte sadeleşme ile özleşme arasında o kadar çok ayrım bulunduğunu görünce sadeleşme ile özleşmenin gerçekte birbirinden çok ayrı, birbiriyle neredeyse hiç ilişkisi bulunmayan iki edim olduğunu düşünüyorum. Şimdi o ayrılıklardan bazılarını söyleyeyim. Hedef kipi açışından bakarsanız, sadeleştirmenin, ben sadeleştirmeyi yazılı dilde kullanıldığı biçimiyle alıyorum, genel dilde tabii sadenin kendine özgü bir anlamı var. Şimdi, sadeleştirmede ilk başta okur, doğrudan doğruya hedef kitle okur-yazar yani okuma yazma bilen kişiler, o kişilere dönük olarak en başta yazı dilinin kolaylaştırılması anlamına geliyor sadeleştirme, oysa özleştirme okur yazar olmayan halkı, hedef kitlesi olarak okur-yazar olmayan alıyor; ve, onlar için türkçenin kendi kurallarıyla işleyen bir anlatım aracı çıkarıyor. Özleştirme o açıdan sadeleştirme ile hedef kitlesi apayrı etkinlikler... Amacı açısından yine sadeleştirmeye bakarsak iletişim kurmak olarak beliriyor. Oysa, özleştirmenin amacı, dil devrimi ile birlikte getirilen özleştirmenin amacı, halkı aydınlatmak, halkı aydınlatmaya elverişli bir iletişim aracı, bir yazı dili yaratmak olarak belirlenmesi gerekiyor. Bağlam açısından bakarsak, sadeleştirme yalnızca metin; yazılı metne dönük bir biçimde... Oysa özleştirme, tüm dili kapsayan bir değiştirme, geliştirme ve evirme çalışması... Buna dil açısından baktığımızda, sadeleştirilecek olan dilin Osmanlıca olduğu, özleştirilecek olan iletişim biçiminin de yüzde oranı sözcük açısından çok yüksek türkçe olduğunu görmemiz gerekiyor. Ulusçuluk açısından, ulus açısından baktığımızda, milliyetçilik duygusu görülmüyor, sadeleştirme ulusal bir edim değil; oysa, özleştirme doğrudan doğruya ulusal bir kimlik yaratma eylemi olarak tanımlanması gerekiyor. Bir de burada, ulusal kimlik yaratmada gerçekten bir dilin onu konuşanlara kendine özgü bir dünya görüşü sunduğu yani insanlığın dünyayı kendi dilleriyle algıladıktan da o zaman için göz önüne alınırsa türkçe gerçekten özleştirmeyle ulusal kimliği kazanma arasında çok yakın bir ilişkiyi ele alıyor... Sadeleştirmene ile özleştirme bir değil... Bilimsel açıdan sadeleştirmek, arapça terim yaratmak demek, arapça yeni bilimsel terimler yaratmak demek oluyor. Oysa, özleştirmede türkçeyi bir bilim dili üzerine yükseltmek amacı var. Ancak, bilim adamlarımızın bilim üretemediği, kendi dillerini yeterince bilmeden bilim yapmaya kalkıştıkları görülüyor Türk bilim adamlarımız düzeye bir türlü ulaşamıyorlar. Nedense, bilim yapamadıklarından dolayı sürekli olarak türkçenin bilim yapmaya elverişli bir dil olmadığını, gerçekten yetmediğini söylüyorlar, oysa, türkçe her türlü anlatıma açık bir dil... Aslında olumsuz söyleyenlerin kendisi bilim yapacak düzeyde olmayan, kendi dilini -bir yabancı dil biliyorsa da- kendi dilini gerçekten bilmeyen kişiler...

Alanlar açısından baktığımızda, sadeleştirmeye, siyaset, hukuk, tıp, teknik bilimler sadeleştirmenin dışında kalıyor. Siyasetin, yönetim dilini özleştiremiyor, değiştirmiyorsunuz; hukuk dilini değiştiremiyorsunuz... Tıp dili değişmiyor, bir türlü değişmiyor. Bu dili değişmeyen alanlar, hangi alanlar; Osmanlı'nın öncelik tanıdığı, en yetkili, en yetenekli olanlar bu alanlar hizmetine sunulmuş... En yetenekli gençler, biliyorsunuz, uzun süre ya tıp okuyor, ya mühendis oluyor ya da siyasete atılıyor. Bu kimselerin iletişimde kullandığı dil sadeleşmiş dil oluyor, ama türkçeleştirmede henüz yenemediğimiz anlatım alanları olarak hâlâ duruyor: Bugün tıp dili türkçe değil; hukuk dili, o da türkçe değil, türkçeleştirmeye çalışıyorlar ama, büyük bir engel var. En fazla birbirine karşı çıkanlar arasında, engel olarak karşı çıkanlar arasında önce hukukçular var, bir de yöneticiler var. Efendim, belli kavramları halk anlarsa, yönetilemezmiş. Sorun burada zaten. Halkın anlayacağı kavramlarla, siz halkı yönetmem diyorsunuz. Şimdi bunun dille ilişkisi nerede? Gerçekte 1982'den sonra dil devrimi, dil devrimini yürütmeye çalışanların elinden alınıp ona karşı uzun süre tepki göstermiş kişilerin eline verilmiş. Yani hacıvatların eline verilmiş. Hacıvatın tanımını biliyorsunuz, hacıvat, Osmanlı medresesinde büyütülmüş, osmanlıcayı cok iyi kullanamayan, türkçeyi bilmeyen sömürü kuran bir kişi. Ama bugünkü Dil Kurumu'ndaki hacıvatlar, bizi de karagöz sanıyorlar. Biz karagöz değiliz. Biz, dili yüzde yetmiş beş, seksen özleştirmiş bir kuşağın sözü edilen kişileriyiz. Çalışmalarını sürdüren kimseleriz. Onlar hâlâ hacıvat, hacıvat olarak eylemlerini sürdürüyorlar...

Şimdi, zaman gerçekten çok uzadı ama, özleştirmeye ilişkin bazı gözlemlerimi de dile getirmek istiyorum. Özleştirmeyi eleştirmek istemiyorum. Yeni sözcük kazandırılmış ve bunlar anlatıma girmiştir; ancak, bugün için yeni terim yapma, yeni sözcük yaratıp bunu yerleştirme, halkın diline sokma çok zor, o kadar zor ki artık belli ölçülerin belirlenmesi gerekiyor. Şimdi birkaç örnekle ölçülerimi belirlenmemiş özleştirmelere örnek veriyorum. Bu özleştirme çalışmalarında bir yanlış yapılıyor. Bir yanlış da şu. Terim yapmak, yeni sözcük üretirken insanlar, açımlama yapıyorlar, yani o terimin anlamını birkaç sözcükle anlatıyorlar. Birkaç sözcükle anlatırken sanıyorlar ki yeni bir terim yaptılar. Oysa, terim yapmak ile açımlama yani anlamı birkaç sözcükle anlatmak birbirinden ayrı şeyler. Son yapılan örneklerden bir tanesi şu: Kaset karşılığı olarak sözsaklar. Sözsaklar, gerçekten, kasetin işlevini belirtiyor ama kasetin karşılığı terim hiçbir zaman sayılamaz ve hiçbir zaman böyle bir karşılığın da yerleşmesi olası değil. O açıdan çok ince ayrımlarla terim yapacak olan kişilerin kendi dillerini önce evirmeleri, ondan sonra ölçüleri bulup ona göre uygulamaları gerekiyor. İkinci sakınca şöyle, terim yaparken, yabancı bir sözcüğe karşılık getiriyorsanız en azından hece sayısı bakımından ya ona denk, en çok ona denk olabilir, ya da ondan kısa olması gerekiyor. Bunu aştığınız zaman o sözcüğü yerleştirmeniz mümkün değil. Eğer yabancı sözcük iki heceliyse, sizin karşılığınız da ya bir heceli ya da iki heceli olması gerekir. Yerleşmiş olan sözcükler var, ama hâlâ yadırganan, eleştirilmeye çalışılan biçimler var. Üçüncüsü de, birçok karşılık yapmada gerçekten yanlışların yapıldığı görülüyor. Özleştirirken insanlar bazen yanlış yapıyorlar. Yanlış yapılırsa ne olur, karşılık yerleşmez mi, yerleşir. Deniyor ki özleştirilmiş biçim olarak bize sunulan sözcüklerin yüzde on altısı yabancı dillerden, yabancı dillerle ilişkili sözcükler deniyor. Gerçi bu açıklamalar yetersiz açıklamalar. Yani dile derinden bakarak getirilmiş açıklamalar değildir ama, buna rağmen bu sözcükler tutmuş durumda... Ama gene de karşılığı artık bu kadar dil özcüğünün gerçekten yüksek sayılara ulaştığı, öz türkçe sözcük bakımından yüksek sayılara ulaştığı ve metindeki öz türkçe sözcük oranının çok yükseldiği bir aşamada bizim karşılık ararken özenli davranmamız gerekiyor. Bir tane söyleyeceğim. Son yapılan bir karşılık AİBS karşılığı EBB... EBB, Edinilmiş Bağışıklık Belirtisi... Böyle bir açımlamadan kısaltılmış. EBB yapılacağına, aynı biçimde karşılık yapılacağına, yerine, gerçekten açımlamayla anlatılabilirdi türkçede. Bir karşılığı bir tek sözcükten oluşan bir terim olarak düşünmemek gerekiyor. Onun yerine "Bağışıklık Yitimi" kolayca verilebilir. Bunu herkes anlar. O bakımdan, karşılık yaparken sözcükleri eşlemek zorunda değiliz. Ama bizim başka ölçüler kullanmamız gerekiyor. Uzunluk, bunlardan bir tanesi. İkincisi, sesler arasında kişiye yakınlığı, insanlara ilgisel olarak beğenisine uygun olması gerekiyor. Karşıladığı anlamı taşıması gerekiyor. O anlamı taşırken biz gerçekten yabancı sözcüklere karşılık yaratıyoruz diye işin içine girmememiz gerekiyor. Yeni bir kavramı taşıyacak bir sözcük yaratıyoruz diye işe başlamamamız gerekiyor. O bakımdan öz türkçe sözcükler, bundan sonra yeni yapılanlar tutunma açısından beğenilebilecek biçimlerle okurun kulağının karşısına çıkmak zorunda. Bir de dil devrimi açısından sözünü etmeden geçemeyeceğim bir konu var. Bunca özleştirme çalışmalarına, bunca türkçe bilimsel anlatım düzeyine yükseltilmesi katkılarına rağmen yöneticilerimiz Türkiye'de öğretim dilini değiştirme yoluna girmişlerdir. Öğretim dilini değiştirme, biliyorsunuz, 1950'den sonra başlamıştır. Yoğunluğu 12 Eylül'den sonra çok artmıştır. Artık dayanılmaz yoğunlukta bir baskı altına türkçe sokulmuştur.. İnsan, eğitimi, öğretimi kendi edindiği yani doğuştan getirdiği dilsel becerisini ilk açıldığı dille çok daha kolay alabilir. Hangi düzeyde eğitim verirseniz verin, yaratıcı bir eğitimi ancak anadilde, en işlek olan dilde verebilir. Yabancı bir dilde verilen eğitim, ne kadar iyi öğretmenlerle verilirse verilsin, öğrenilmiş bir dille verilen eğitimdir. Öğrenilmiş bir dil de insanın her zaman için belleğinin yüzeyinde olan bir dildir. Sürekli olarak ezberlenmiş kurallarla, edinilmiş kurallarla değil, bilinç altından değil, sürekli olarak ezberlenmiş kurallarla işleyen bir anlatım biçimidir. Böyle bir anlatım aracıyla hiçbir zaman bir topluma ileri düzeyde eğitim verilerek yeteneklerinin geliştirilebileceğine ben inanamıyorum: Gerçekten çok üstün yetenekli olan çocuklarımızın kendi yeteneklerine uygun eğitimi yabancı dilde alamadıklarını düşünüyorum. Şimdiye kadar kimse kanıtlamadığına göre, sanıyorum, bu gözlem de doğru bir gözlem. Saygılar sunuyorum.

Ahmet Miskioğiu: Ömer Demircan'a çok teşekkür ediyoruz, gerçekten çok özgün ve yeni görüşler ortaya koydu. Şimdi dilimizde güzel şiirler yazan bir iki ozanımızdan bir iki şiir okuyacak arkadaşımız Mehrizat.

Mehrizat, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan ve Sabahattin Kudret Aksal’dan şiirler okudu.

Şiirler okunduktan sonra, Osman Bolulu, yeniden söz alarak, Ankara'da yayımladıkları "Sözden Yazıya" adlı yapıtı tanıttı. "Sizin nasıl perşembe toplantılarınız varsa, bizim de Ankara'da Ankara Yaranı dediğimiz bir grup arkadaşı a'da Ankara Yaranı dediğimiz bir grup arkadaşımızın söyleşileri var; işte bu yapıt o söyleşilerin yazıya geçirilmiş biçimidir." dedi.

Konuşmalar bittikten sonra, büyük kalabalık ağır ağır Kadıköy Belediyesi Kültür Merkezi'ni boşaltarak, çok yağmurlu karanlığa doğru dağılmaya başladılar. Bu geç vakitte, karanlık ve yağmurda doğalgaz kazıları dolayısıyla çamurlar içinde herkes evine bir an önce ulaşma çabası gösterirken, kimileri de "Hatay Restaurant’da buluşalım." diye birbirlerine duyuluyorlardı.

Hatay Restaurant'a gidildiğinde, oraya gelineceğini oranlayan lokanta yöneticileri elli altmış kişilik bir hazırlık yapmışlardı bile.

Burada daha içtenlikti söyleşiler gecenin geç saatlerine değin sürdürüldü. İkili üçlü konuşmalar, söyleşiler yapıldığı gibi, zaman zaman da genel açıklamalar yapılıyordu.

Hatay'daki yemeğe katılanların kimilerini şu adlar oluşturuyordu: Osman Bolulu, Ömer Demircan, Kemal Bek, Eray Canberk, Agâh Önen, Necati Mert, Necla Mert, Hüseyin Topçugil, Güvenç Elman, Nevra Bucak, Tansu Bele, Emine Erbaş, Zuhal Tekkanat, Selma Özögretmen, Mehpare Gülsen, Tekin Gönenç, Aslı Durak, Osman Serhat, Oya Uysal, Mehrizat Poyraz, Turgut Acar, Şükran Kurdakul, Necati Tosuner, Suca Dündar, Zeynep Aliye, Hürriyet Yaşar, Itır Yeğenağa, Ahmet Miskioğiu, Mehmet Ali Işık, Mustafa Öneş...

Söyleşiler sırasında, sorular üzerine, Ahmet Miskioğiu, dilsever aydınlardan mektupla, faksla, telgrafla birçok kutlamalar geldiğini açıkladı. Sözgelimi Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden'in, tiyatro sanatçısı Mücap Ofluoğlu'nun, Prof. Dr. Ahmet Kocaman'ın Belçika'da bulunan yazarımız Ertuğrul Efaoğlu'nun. Toplum Kitabevi Yöneticisi Remzi İnanç'ın, Mahmut Makal'ın, Müfide Güzin Anadol’un, Nizamettin Uğur'un, Ali Ozan Emre'in, Rehber Aydın'ın, Oğuz Malatya'nın, Tahsin Şimşek'in, Hasan Akarsu'nun, Gönül Özgül’ün, Zeki Büyüktanır'ın, Galip Candoğan'ın, Kemal Üstün'ün, M. Vedat Okay'ın, Vedat Yazıcı’nın Cengiz Büker’in, Burhan Güner’in, Halil İzer'in, Salman Erdem'in, M. Güner Demiray’in, Yılmaz Çongar’ın ve daha pek çok dostun kutlamalarının çalışmalarımıza güç vereceğini açıkladı. Hatay'daki toplantı da saat 24'lere değin sürdü.

DURSUN ÖZDENİN BAŞARISI

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti adına Nail Güreli'nin sahibi olduğu, Genel Yayın Yönetmenliğini Yılmaz Tunçkol'un, Yazı İşleri Müdürlüğü'nü Kayhan Küreman'ın yaptığı "Bizim Gazete”nin köşe yazarlarından ozan Dursun Özden, "Fidel'in Günlüğü" adlı yapıtıyla "Fidel Castro Uluslararası yazın Yarışması" ödülünü kazandı.

Küba Büyükelçiliği'nin sağladığı uçakla gidip Küba'da on gün konuk olarak ağırlanan Dursun Özden, ödülünü, Türk olduğunu öğrenince duygulanan Castro'nun elinden aldı. Castro, elini omzuna atarak "Ülkenize bir kez daha gelmek istiyorum" dedi.

On günlük incelemesinde, Dursun Özden, Küba'da Türk yazarı olarak Aziz Nesin’in tanındığına tanık oldu. Castro'dan Atatürk ve Nazım Hikmet sevgisini dinledi. Havana'da Atatürk yontusunun da bulunduğunu gördü ve Atatürk yontusunun yanında fotoğraf çektirdi.

Kırk ülkeden iki bin yazar arasında beşinci olan Dursun Özden, "Sosyalist ve Kapitalist ülkelerdeki Sendikal Sorunlar" konulu bir toplantıya da katılarak konuşma yaptı ve yayımladığı üç şiir yapıtıyla "Sendikal Kriz ve Endüstriyel Demokrasi" adlı betiğini Kübalı sendikacılara armağan etti.

Dursun Özdenin ödül kazanan “Fidel'in Günlüğü" yapıtında ilginç bir yaşamöyküsü vardır. 1970’li yıllarda yapılan bir aramada üzerinde Castro'nun türkçeye çevirilmiş bir betiği bulunan genç, tutuklanır. Cezaevindeyken bir oğlu olur. Adını Fidel koyar. Gerçek bir yaşam öyküsü olarak sürer yapıt. Fidel’in Nüfus cüzdanı çıkarma işi, okula yazılmak, askerlik; kısacası, attığı her adım sorun olur. Güldürü özellikleriyle dolu bir yaşam öyküsü yansımaktadır yapıttan...

Ödülünü, 12 Aralık 1996'da Küba lideri Fidel Castro’nun elinden alan Dursun Özden’i kutluyoruz.

SAİT MADEN

Bu "Sait Maden" başlığı, "Baudelaire" olabilirdi, ya da "Kötülük Çiçekleri"... Ama, Sait Maden'in emeği, bilinci, yeteneği ister istemez, adını başa geçirtti.

Sait Maden, hiçbir takıma, hiçbir kümeye girmemiş güçlü bir ozan. Reklama, reklamcılığa hiç yanaşmamış. Kendi kozasını ören ipek-böceği olarak yaşamı boyunca çalışmış. Onun ayrımına bile varamamış yüzeysel bakışlı eleştirmenlerimiz. O, usta bir ozandır, Türkçeden hiçbir ödün vermeyerek de şiir yazılabileceğini kanıtlamış bir ozan.

Şimdi bir çığır açıyor Sait Maden: "Kötülük Çiçekleri”nin eksiksiz çevirisiyle karşımızda. Çevirileri özgün betikleriyle birlikte yayımlamış.

Doğrusu genç ozanlarımızın böyle bir yapıta gereksinimleri vardı. Nasıl edelim de onlara örnek gösterelim diye düşünüyorduk. İşte bir örnek.

Salt Maden, Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri'nin çevirisini şiirlerin özgün biçimleriyle birlikte yayımlamış. Şöyle diyor:

Elli yılda oluştu bu yapıt Başlangıçta Fransızcayı ve Baudelaire'in dilini çözme çabasıyla eşzamanlı yürüyen ilk denemeler, yazıp bozmalar, çizip düzeltmeler, bıkıp usanmadan değiştirmeler, şiir yaşamımızın devingenliğinden ileri gelen koşullara (dil değişimi, Hececilerden Garipçilere, İkinciyenicilere, oradan günümüze gelen uygulama biçimleri gibi koşullara) bağlı değişmeler yüzünden.

Elli yıl süren bir uğraş. Baudelaire de benzer bir çizgiden geçmiş: 26 yaşında tanıdığı Edgar Allan Poe'yu, ilk başlarda güçlükler çekerek, ölene değin çevirmiş. "Kardeş ruh" diyor onun için "bana benziyordu da ondan çevirdim.”

Benim gerekçem de bu.

Bizi böyle bir yapıta kavuşturduğu için Sait Maden'e, sağolunuz diyoruz.

 

MAKEDONYA BAŞKENTİ ÜSKÜP’TE ÇIKAN "BİRLİK” GAZETESİ "BİRLİK", 53. YAŞINDA

Makedonya halkının, bilindiği gibi, onurlu bir geçmişi vardır. Makedonya kralı Philippos II, Yunanlıları Ege'nin güneyinden kovarak bütün ülkeyi egemenliğine kattı. Onun oğlu Makedonyalı Büyük İskender, Asya'nın ele geçirilmesini başararak büyük bir "Makedonlular İmparatorluğu" kurdu. Yazın alanında, bilimde, sanatta, felsefede, ticarette, toplumsal yaşamda büyük ilerlemeler oluşturdu. İşte, bugünkü Makedonlar, o uygarlığın torunlarıdır. Orada, başkent Üsküp’te Nova Makedonya basımevinde basılarak çıkarılmakta olan türkçe Birlik gazetesi 53. yaşına basmış bulunmaktadır. Türkiye dışında, Türkiye türkçesini en iyi kullanan bir gazete... Onların 53. yaşlarını gönülden kutluyoruz. Başarılarının sürmesini diliyoruz.

Yayın yönetmeni: Pande Kolemişevski, sorumlu başyazar: Drita Karabasan, yazı işleri: Ali Kubur, günlük haberler servisi: Cemal Süleyman, iç siyaset: Veli Ahmet, dış siyaset: Remzi Canova, .Kültür: Suzan Karahasan, muhabirler ve tiraj: Salim Abdullah, spor Naser İdris, çocuk bahçesi: Halise Özgün, kuru tıraş: Fahri Ali, Enver Ahmet, teknik düzenleme: Erdoğan Nezir...

Birlik gazetesinin ilk sayısı 23 Aralık 1944 yılında Üsküp’te çıkmıştır. Abone koşulları. Altı aylık abone 182 alman markı... Abone paraları şu hesaba gönderilmelidir: 40100;603;13890 NİP "Nova Makedoniya" R.E. Marketing. Mito Haçıvasilev-Yasmin. Redakciya Birlik Skopye (Üsküp) Posta Kutusu: 402 Telefon: 111146. Faks: 225-560

YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ’NDE BİR ÇEVİRİ ETKİNLİĞİ

Dergimizin yazarlarından Ertuğrul Efeoğlu’ndan öğrendiğimize göre Yıldız Teknik Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı’nın öğretim elemanları büyük bir değerbilirlik göstergesi olarak Hasan Ali Yücel’in 100. doğum yıldönümü anısına ortak bir kitap hazırlamışlardır. UNESCO'ca da desteklenmiş olan bu girişimde, Türk ve yabancı yazın ve bilim adamlarınca çeviri üzerine kaleme alınmış yazılara yer verilmiştir. Hasan-Ali Yücel’in öncülüğü ve girişimiyle çıkarılan Tercüme dergisinin ilk sayısının 57. yayın yıldönümünden esinlenerek 19 Mayıs 1997'de çıkarılacak olan "Ortak Kitap’ın kapak tasarımını da Sait Maden üstlenmiştir. Bölümün yararlı çalışmalarının, başarılarının sürmesini diliyoruz.

AHMET KÖKSAL

Perşembe toplantılarımızın en bağlı üyelerinden değerli sanat eleştirmeni Ahmet Köksal'ı da yitirdik.

24 Ocak 1997 Cuma günü İstanbul'da yaşamını yitiren Ahmet Koksal, 25 Ocak günü doğum yeri olan Çanakkale'de toprağa verildi.

Uzun süre Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yaparak orada özellikle görsel sanatlar üzerine eleştiriler yayımlayan Ahmet Köksal, Milliyet Sanat dergisinde ölünceye değin, her sayıda görsel sanat eleştirilerini sürdürdü. Çok yazıyordu, uzun yazıyordu. Bu yüzden, Perşembe toplantılarında Ahmet Miskioğlu, onu; İşte günümüzün en çok yazan sanat eleştirmeni geldii diyerek karşılıyordu. O ise dingin bir davranışla gülümserdi.

Türk Dili Dergisi'nde de GÖRSEL BAKIŞLAR genel başlığı altında yazılar yazıyordu. Dergimizde yazdığı her yazı, arkadaşlarımızın hem dil, hem biçim, hem biçem hem de içerik açısından ilgisini çekiyordu. Sözgelimi, onun "Resimde Ekin Birikimi, Ulusal Kimlik Arayışı", "Devrim Erbil'in Şiirsel Duyarlığı", "Resimde Şiirin Sıcacık Yüreği", "Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Yazmaları", "Cemal Tollu Üzerine", "Kasım Koçak'ın İnsanları" adlı yazıları seçkilere alınacak yazılardandı.

Ahmet Köksal, eleştirmenliği yanında, dile verdiği önemle de ilgimizi çekiyordu. Onun eskiden beri dile önem verdiği görülmüştür. 60’lı yıllarda Fazıl Hüsnü Dağlarca, çıkardığı "Türkçe" dergisinde onun bir yazısını başyazı olarak değerlendirmişti. Aynı zamanda iyi bir ozandı da Ahmet Köksal. "Yanık Şan", "Sonsuz Haziran", "Çoğul Mavilik" adlı üç şiir yapıtı vardır.

1920 doğumlu olan Ahmet Köksal’a 1996 yılında 6. TUYAP Sanat Fuarı'nda görsel sanatlara eleştirmen olarak katkılarından dolayı "Şükran Ödülü" verildi.

Perşembe toplantılarımızın en bağlı bir üyesini daha yitirmenin üzüntüsü içinde anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

DEVLET DAİRESİ "KURUM’UN DURUMU

Türk Dil Kurumu'nu kapatanlar, bizce yurt hayınlığı yapmıştır. Neyse ki, kapatılan Türk Dil Kurumu, her alanda yaptığı başarılı çalışmalarla, işleri yörüngesine koymuştu. Gelişmeler, geri döndürülemeyecek ölçüde sağlam olarak her şeyi yerleştirmişti. Tahsin Yücel de şöyle diyor: "Bilindiği gibi, belirli bir noktadan sonra, hiçbir şey engelleyememiştir Türkçenin özleşip gelişmesini; özleşmeye karşı olanlar düşüncelerini onun getirdiği sözcüklerle dile getirir olmuş, sözcük yasağını da herkesten önce bu yasağı koyanlar delmişlerdir."  Gerçek böyle olmakla birlikte, kapatılan Türk Dil Kurumu'nun bütün olanaklarını gelişmelere karşı olanların acımasızlığına bırakılmasını bağışlamaya olanak yoktur. Hem karşı, hem inançsız, hem bilinçsiz, hem de yeteneksiz olanlara bırakılmasına her zaman karşı çıkmak gerekir.

Burada sözü, Türk dilinin başına gelenleri ve gelecekleri daha iyi anlamamız için, Deniz Som'un VAZİYET sütunlarına bırakmak gerekiyor

«Yıl 1978... Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurumu henüz Kenan Evren tarafından kapatılmamış. Kurumun aylık dil ve yazın dergisi Türk Dili'nin temmuz sayısı "çeviri sorunları"na ayrılmış.

Derginin özel sayısında Demir Özhan'ın "Yanlışlıklar Alfabesi" başlıklı bir yazısı yayımlanıyor...

İnsan en çok neye yanıyor, biliyor musunuz?" diye yazıya başlayan Özhan, "Son aylarda kâğıda ve basım işlerine zam üstüne zam gelmesine değil de, bunca pahalılık içinde değersiz yapıtların yayımlanmasına!" diyor.

Özhan, Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde doçent adayı bir öğretim görevlisinin Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkmış "Bugünkü Türk Alfabeleri" adlı iki ciltlik yapıtını ele alıyor...  Devletin parasıyla bilgisini ve görgüsünü artırsın diye ABD’ye de gönderilen bu doçent adayı için "Her halde Amerika'yı yalnız bir gezgin gibi dolaşıp yurda dönmüş olacak. Birkaç saatini Amerika'nın zengin kitaplıklarında geçirseydi, bu alandaki çalışmaları gözden geçirme olanağı bulurdu." diyen Demir Özhan, "Bugünkü Türk Alfabeleri" kitabı için de şu yorumu yapıyor:

"Devlet kesesinden bu yapıt için harcanmış paraya yazık! Kiril harfli metinleri daktilo eden Prof. Dr. İsmail Kaymak ile Arap harfli metinlerin daktilosunu yapan Abdurrahman Kızılay'ın emeklerine yazık."

Doçent adayının devlet kesesinden bastırılan kitabındaki yanlışları tek tek ortaya koymanın olanak dışı olduğunu vurgulayan Demir Özhan, "Çünkü her sayfada en az beş, en fazla yirmi-otuz yanlış var. Bütün yanlışları göstermek için beş yüz sayfalık bir kitap yazmak gerekir." diyor.

Özhan ilginç bir saptamada daha bulunuyor Doçent adayının kitabında hiç kaynak göstermediğini, ancak birinci ciltte yayımladığı Türk boylarının alfabeleri ve onların bugünkü Türkiye Türkçesi Latin alfabesiyle çevriyazısının Kolombiya Üniversitesinden Prof. Dr. Edward AIIwortt' un bir yapıtında kullandığı çevriyazı alfabesine tıpatıp benzediğini açıklıyor...

1978 yılındaki bu doçent adayının kim olduğuna gelince. O şimdi profesör doktor. Adı, Ahmet B. Ercilasun...

Ve de şimdi Türk Dil Kurumu'nun başkanı!»

İşte böyle, sayın okurlarımız, görüyorsunuz Türkiyemizin durumunu. Her alanda, Türkiye'yi batırmak için çalışan çeteler var. Özellikle, yetersizleri, yeteneksizleri iş başına getirme çabası göstererek amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Ama, inanıyoruz ki, er ya da geç, kurtuluşa ulaşacağız.

Arat Ovalı

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2008