İki ayın içinden
CUMHURBAŞKANLIĞI ÖDÜLLERİ
Geçen yıl
ilk kez "Cumhurbaşkanlığı Ödülleri" verilmişti. Romancı,
oyun yazarı, denemeci Adalet Ağaoğlu, ressam Burhan Doğançay,
flüt sanatçısı Şefika Kutluer cumhurbaşkanlığı ödülleri
almışlardı.
Bu yıl da
28 Ekim günü cumhurbaşkanlığı ödülleri dağıtıldı. Bu yıl
ödül alanlar: kapatılan Türk Dili Kurumu'nun seçilmiş son
genel yazmanı ozan Cahit Külebi, İstanbul Devlet Opera ve
Balesi Müdürü Yekta Kara, Türk halk müziği sanatçısı Arif
Sağ cumhurbaşkanlığı ödülleriyle ödüllendirildiler.
EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ'NİN MİLLÎ EĞİTİMİ ELEŞTİRİSİ
Edebiyatçılar Derneği, etkinliğini sürdürüyor. "Lise Türk
Dili ve Edebiyatı Müfredat Programı'nın edebiyat bölümü
üstüne bir yazanak (rapor) hazırlamıştır. O yazanağın
"Sonuç, Öneri ve Dilek" bölümcesini olduğu gibi; buraya
aktarıyoruz:
"Rapor
konusu program, birtakım değişikliklerle onarılabilecek gibi
değildir. Hemen yürürlükten kaldırılmalıdır. Çocuklarımızın
Türkçe ve edebiyat eğitim ve öğretimi için edebî değerlere
saygılı, bilimsel, laik ve demokratik bir anlayışla gerçekçi
bir program hazırlanmadır.
O
hazırlanıncaya değin eski program yürürlüğe konabilir; çünkü
eksikliğine karşın eldekinden daha iyidir.
Çocuklarımız edebiyatın ne olduğunu kavrasınlar, edebiyatı
ve ulusal dilimizi sevsinler, Türkçeyi doğru ve güzel
kullansınlar istiyoruz,.."
NAHİT
ULVİ'Yİ YİTİRDİK
1918 Milas
doğumlu olan Nahit Ulvi Akgün'ü 13 Kasım 1996 günü İzmir’de
yitirdik.
Nahit Ulvi
Akgün, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe
Bölümü'nü bitirdikten sonra İzmir'de" uzun yıllar felsefe
öğretmenliği yapmıştı.
İlk şiirini
1936'da İzmir'de Akın gazetesinde yayımladıktan sonra şiir
yazmayı sürdürdü. Uyanış, Kovan, Fikirler, Kaynak, Varlık,
Türk Dili dergilerinde görüldü. "Evren Türküsü" adlı şiir
yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun 1966 şiir ödülünü kazandı.
Nahit Ulvi
Akgün, İzmir'de yaşıyor, oradaki kitapçılar aracılığı ile
dergimizle ilişki kurup, Türk Dili Dergisi'ne desteğini
sürdürüyordu. Onunla zaman zaman telefonla konuşmak
olanağımız oluyordu. Anısı önünde saygı ile eğiliriz.
SAMİ
GÜRTÜRK'Ü DE YİTİRDİK
1914'te
Silifke'de doğan Sami Gürtürk, 22 Kasım 1996 günü Adana'da
yaşamını yitirdi. Silifke'de toprağa verildi.
Uzun yıllar
felsefe öğretmenliği yapan Sami Gürtürk'ün Halk
Kütüphaneciliği, Açıklamalı Psikoloji Özeti, Modern Mantık
ve Dil, Psikoloji (Lise Ders Kitabı), Psikoloji Özeti (Lise
Yardımcı), Sosyoloji Özeti (Yardımcı), Ahlâk (Yardımcı),
Biolilik (Çocuk Romanı), Silifke Tarihi (İnceleme), Savaşım
Sürüyor (Anılar) gibi yayımlanmış yapıtları vardı. Türk Dili
Dergisi'nde de yazılar yazıyordu.
Adana
Huzurevi'nde eşiyle birlikte yaşıyordu. Okurlarımızın
anımsayacağı üzere Huzurevine giriş öyküsünü bizim
dergimizde yazmıştı.
Eşi
Müyesser Gürtürk'e başsağlığı dileklerimizi sunuyoruz.
OĞUZ
TANSEL TOPLANTISI
Cumhuriyet
Okurları Kültür ve Sanat Kolu ile Folklor ve Edebiyat
dergisi etkinliği olarak 16 Aralık 1996 pazartesi günü saat
19.30'da Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi'nde,
Oğuz Tansel'in şiirlerinden oluşan bir dinletiye sevinçle,
mutlulukla konuk olduk. İzlence şöyleydi:
SUNUŞ:
Ahmet Yürür
(M.S.Ü. Etnomüzikoloji Bölüm Başkanı)
Arzu Arı
Demirkaya (CUMOK Kültür ve Sanat Kolu)
KONUŞMACI:
Hayati
Asılyazıcı (Gazeteci - Yazar-Eleştirmen)
SAYDAM
GÖSTERİ:
Aysıt
Tansel
MÜZİK
DİNLETİSİ
Besteler:
Bruce Reiprich (ABD, Wilkels Üniv. Müzik Bölümü Başkanı)
Yapıtlar:
Oğuz Tansel
Kavak Ağacı
Soprano:
NAZLI İKTU
Piyano:
SELEN BUCAK
Flüt: AYLA ULUDERE
Adamlar(Tutsağın Öyküsü)Salkım Söğüt
Soprano:
NAZLI İKTU
Keman: ONUR NURCAN
Keman: ELÇİN KALEMDAROĞLU
Viola: BURCU ÜLKÜ
Violonsel: DİLBA ÖNVURAL
ŞİİR
DİNLETİSİ: Ersan Barkın (İstanbul Şehir Tiyatroları
Sanatçısı)
Sanat
Yönetmeni: Ahmet Yürür
DERGİMİZİN 10. YAŞ KUTLAMA TOPLANTISI
"Türk Dili
Dergisi" dergisi, onuncu yaşını 31 Ekim 1996'da büyük bir
coşku ile kutladı.
Kutlamanın
gündüz ki bölümünde saat 16.00'dan başlayarak İstanbul
Kadıköy Belediye Kültür ve Sanat Merkezi'ndeydik. Orada,
"dil, yazın, dilbilim, eleştiri, anılar, söyleşiler, dergi
ve dergicilik üstüne bir toplu görüşme düzenlendi. Salon tüm
olarak dolmuştu, sandalye bulamayıp konuşmaları ayakta
izleyenler vardı. Şükran Kurdakul, Osman Bolulu, Yusuf
Çotuksöken, Ömer Demircan, Kemal Bek, Mehrizat Poyraz, Ahmet
Miskioğlu konuşmacıları oluşturuyordu. Ancak, Yusuf
Çotuksöken'le Kemal Bek, İstanbul trafiğinin olumsuz etkisi
yüzünden ulaşamadılar.
İlk sözü
Ahmet Miskioğlu aldı:
"Hepinize,
saygı ve sevgi ile esenlik dileklerimi sunarım.
Her
birimizin bireysel eğilimlerimiz kuşkusuz vardı. Bunu
yadsıyamayız. Ancak, bireyciliği bir kıyıya bırakıp,
bireysel duygularımızı bir yana bırakıp toplumsal ve siyasal
sorumluluklarımızı da anımsamamız gerekir kanısındayım.
Sözgelimi, laikliğin savunulması, cumhuriyetin savunulması,
çağdaş yaşamın savunulması... Daha çoğaltabiliriz. Bunlar,
toplumla birlikte yapılacak etkinliklerdir. Ulusun dilinin
gelişmesinin savunulması da, dergi çıkararak dili ve yazını
savunmak da bireysel değil, toplumsal bir girişimdir. Böyle
bir girişim, tek başına olmaz. En azından bir grup olacak,
dayanılan bir topluluk olacak.
İşte bunu
düşünerek 1987 yılının başlarında şöyle bir yazı çıkardık.
İşte, örneği elimde. Üstte bir başlık var. "Türk Dili
Dergisi" yazılı. Başlığı gören, anlar; Türk Dil Kurumu
kapatılmış Atatürk'ün bütün kalıtı "gasp" edilmiş, kalıt,
Türk dilinin gelişmesine karşı olanların acımasızlığına
bırakılmış... Başlığı gören anlıyor: Bayrak yansı
sürdürülecek, gelişmeye karşı olanlara, hayınlara boyun
eğilmeyecek.
Okuyorum:
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün dil ülküsünü yaşatmak, Türk
Dil Kurumumun ana ilkesi Türkçe karşılığı bulunan yabancı
sözcükleri kullanmamak, Türk dili araştırmalarını bütün
alanlarda sürdürmek üzere bir dergi çıkarmayı
gerçekleştirmekteyiz. Yazılarınızı mayıs sonuna dek
ulaştırmanızı dileriz. (...)
Bu yazıyı,
adresini bulabildiğimiz dilseverlere, yazın ustalarına
postaladık. Adres bulmakta güçlükler oldu, ulaşamadığımız
yazın ustaları, dilseverler oldu. Sözü uzatmadan belirteyim:
Temmuz 1987'de birinci sayıyı çıkardık. İlk çıkarma
çabalamalarımız, engelleri aşma çabalamalarımız içinde iken,
güçlüğü gören «Bu iş kolay değil, çıkaramıyacaksın, boşuna
yorulma!» diyen dostlarımız olmuyor değildi. «Bir sayı, tek
bir sayı çıkarabilsen bile tarihe geçersin!» diyenler bile
oluyordu.
İşte,
elimde ilk sayı! Bu ölçüde çok insanın desteği var. Bu;
ortak bir üründür. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedia Akarsu, Berke
Vardar, Nermi Uygur, Emin Özdemir, Hıvzı Veldet Velidedeoğlu,
İlhan Selçuk, Ali Sirmen, Ercan Özgür, Mahir Ünlü, Naim
Tirali, Behzat Ay, Arslan Kaynardağ, Arat Oralı... Bundan
başka, soruşturmaya yanıt verenler var: Ömer Asım Aksoy,
Berke Vardar, Cemil Yener, Vedat Günyol, Naim Tirali, Bedia
Akarsu, Arslan Kaynardağ, Eray Canberk, Sabahattin Kudret
Aksal, Necati Cumalı, Sait Maden, Sami N. Özerdim, Emin
Özdemir...
İşte böyle,
dayanışma ile, yazar dostların desteğiyle hiç aksatmadan
çalışmamızı yürüttük.
İlk sayıdan
başlayarak sürdürümcüye yöneldik: On yıl içinde, birçok kez
3500 baskıyı aştık. Sonra yeniden 3000'ne düşüyoruz, 2500'e,
2000'e düşüyoruz; sonra yeniden yükseliyoruz. 3500'ü yeniden
geçiyoruz. Onun için soranlara hep ortalama 3000 dergi
üyesinin bulunduğunu söylemekteyiz. Birçok da mektup
alıyoruz; kutlayıcı, onurlandırıcı mektuplar... Ayrı ayrı
yanıt veremedik. Şimdi burada böyle bizi yürekten
destekleyen o dostlara esenlik dileklerimizi, gönül
borçluluğumuzu sunuyoruz; sağ olunuz, varolunuz diyoruz.
Bu
başarıda, dayanışmanın, yazar dostların desteğinin önemini
yadsımanın olanağı yoktur. Bir güçlük daha var,
sürdürümcülere yönelik olarak. Üç bin derginin zarflarının
her birinin ayrı ayrı damgalanması, bu iş bitince de her
zarfın ayrı ayrı pullanması uzun süren bir iştir. Bu
puflama, damgalama işleri günlerce, haftalarca sürebiliyor,
bir türlü bitmiyor. Bu iş bitince, üç bin zarfa ayrı ayrı
adreslerini yapıştırılmasına sıra geliyor. Bu da günlerce
sürüyor.
Dergi
basılıp basımevinden gelince de, o dergileri ayrı ayrı
zarflara yerleştirmek işi başlıyor... Yığınla dolu zarfı
kamyonete nasıl indireceğiz? Bu kez de, dolu zarflar büyük
torbalara dolduruluyor.
İşte bütün
bu işleri de yürüten, Türkân Miskioğlu'dur. Kendisine burada
teşekkür etmeği bir borç biliyorum.
Yalnız
dergi üyelerine dergi postalıyoruz. Bir de, Anadolu'dan
isteyen kitapçılara gönderiyoruz. İstanbul'da dergi
üyelerinden başka, Kadıköy ve Beyoğlu dağıtımımız var. İlk
sıralarda, Kadıköy ve Beyoğlu dağıtımını Zeynep Aliye
üstlenmişti. Ondan sonra, Kadıköy dağıtımını Elif Sorgun,
Beyoğlu dağıtımını Ertuğrul Efeoğlu aldı. Ertuğrul Efeoğlu
Belçika'ya gittikten sonra Elif, Beyoğlu dağıtımını da
yapmaya başladı.
Daha fazla
uzatmayarak sözü konuşmacı arkadaşlara bırakıyorum.
Değerli
ozan Şükran Kurdakul...
Uluslararası Yazarlar Birliği Türkiye PEN kulübü başkanı
olan Şükran Kurdakul'u bilmem anlatmaya gereksinim var mı?
Ozan, yazar, öykücü olan Şükran Kurdakul, aynı zamanda yazın
tarihçisidir. Üç ciltlik "Çağdaş Türk Edebiyatı" adlı
yapıtı, özgün saptamalarla dolu bir yapıttır. Ataç dergisi
ve Ataç yayınlarının kurucusu ve yöneticisidir, iyesidir.
Seçtiği Ataç adı bile onun türkçenin tutkunlarından
olduğunun kanıtıdır. Buyurunuz sayın Kurdakul”
Şükran
Kurdakul sözü aldı.
Teşekkür
ederim Ahmet Miskioğlu'na. Türk Dili Dergisi'nin 10. yaşına
basmış olmasını yürekten kutluyorum. Başarılarının sürmesini
diliyorum. Albert Camu ve arkadaşları, çıkardıkları dergiyle
ulusal direnç hareketinin simgesiydi dergi. Bizim Nurullah
Ataç, "Korkarım roman okumayanlardan." demiştir; çoğunuz
bilirsiniz, anımsarsınız. Ben de dergi okumayanlardan
korkarım. Ağzından kuş tutsa edebiyatta, dergi okumayanlar,
iyi edebiyatçı olamazlar kanısındayım doğrusu. Çünkü güncel
olanla yaşanmakta olanın bileşimini veren organlar.
Edebiyat
tarihi yaklaşımına girdiğimiz zaman çoğu -bir eleştiri
sayılabilir bu- kitaplardan yola çıkarak yazmışlardır. O
zaman, güncel olan, yaşanmakta olan... Sözgelimi,
günlükler... örneğin, Yahya Kemal'in şiir kitapları
Ölümünden sonra yayımlandı. Ahmet Muhip Dranas'ın şiir
kitabı, tek şiir kitabı 1973 tarihli taşır sanıyorum; ama
Ahmet Muhip, Muhit dergisinde başlamıştır, en coşkulu zamanı
Varlık'ta 1933 yıllarına raslar. O zaman o şair... Ya da
Ahmet Hamdi Tanpınar; tek şiir kitabı vardır, 61,. 62de
yayımlanmıştır. Dergah dergisinde başlar, İstanbul,
özellikle Ülkü dergilerinde en parlak dönemini yaşar. Necip
Fazıl’ın Ağaç dergisinde şiirleri çıkardı. Dergiye bakmayan,
dergi okumayan, edebiyatın gerçek duyarlığını, güncel olan
duyarlığını yakalamak olanağı bulamaz. Dergileri izlemek çok
önemli. Dergi, laboratuvar, bir çeşit "edebiyatın
laboratuvarı" oluyor dergi. Bu bakımdan çok önemli.
1946'dan
sonra, -dilin sadeleşme hareketi diyelim, belki daha uygun
olacak-1930'lardan sonra kuşkusuz bir evrim sürecinden sonra
gelmiş bir patlamadır, o nedenle dilin sadeleşme hareketi
diyelim. 1946'da karşı görüşler, sorunu nereye çekiyorlar,
bugün ne durumdadır, bu başlıklarda bende yaratan
çağrışımları konuşmak istiyorum. 1946, bildiğiniz gibi,
45'tir aslında, sonlarında, Türkiye'de yukarıdan aşağıya bir
değişimin yaşandığı yıllar... Yani, cemiyetler yasası
değiştirilmiş, birden fazla siyasal parti kurulma yasağı
kaldırılmış, sendikaların kurulma özgürlüğü verilmiş 1945
sonlarında... Tabii bu özgürlük, izinli bir özgürlük değil,
bir toplumun içerisinde o demokratik yapı içerisinde
kaynaşan gruplar ve onların sözcükleri var. Yani kemalist
öğretiye karşıt düşünenler de var. İki yönlü karşıt
düşünenler var. Soldan, kemalizmin solundan karşıt olanlar
daha ziyade ekonomik yapı eleştirisinde bulunan
anlayışlardır. Niçin toprak reformu yapılmadı gibi
eleştiriler. Dil ve bilim konusunda en azından koşuttu
yolları, çünkü "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." sözüne
benim bir dr Şefik Hüsnü'nün, bir Behice Boran'ın karşı
geleceği düşüncem olamaz. Ama sağdan eleştirenlerin
kemalizme marksizme vurup kemalizmin ana ilkelerini toplum
dışına itme çabalarını gösteren iki yazı var burda; onlar
çünkü dilimizin sadeleşme hareketlerine adeta, onların
deyimiyle söyleyeyim tırnak içinde "cihat” açmışlardır. Yani
biz biliyoruz, işte Türk Dil Kurumu, komünistlerin
yönetimindedir, öz türkçe hareket gizli bir komün
hareketidir... Bizimle ilgisi olmayan bir olay ama, onlar
nereye kadar götürmüşlerdi eleştiriyi onun yanıtını, 1938'e
kadar, hatta 1945'e kadar kemalist öğretiye bağlılığı çok
iyi bilinen Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'in 1946'de yayımlanan
Milli Selamet dergisindeki yazısından altı satırı okayacak
Mehrizat size, sonra düşüncelerimi söyliyeceğim.
"1948'de
Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, kuşkusuz Mustafa Kemal'e söz
atarak utanmadan şöyle yazabiliyordu: Dil keşmekeşi, son
sahnesi nasıl biteceği tesbit edilemeyen bir facia olmuştur.
Öyle bir facia ki vatanın mukaddes topraklarını Allah
göstermesin bir düşman ordusu işgal etseydi de bu ordunun
kumanda heyeti Türk milletini yanıp yavaş yavaş tükenen bir
mum gibi sessizce söndürmek için bir şeytanlık düşünseydi
bundan daha ihanetkâr bir taktik bulamazdı".
Şimdi,
satırları algılayalım. Kendisini eleveriyor. Kastettiği
doğal olarak Mustafa Kemal'e karşı düşünebilir insanlar ama
kemalist öğreti donmuş kalıplar öğretisi değildir
arkadaşlar; ben pek yakında Melih Cevdet dostumdan öğrendim,
bilmiyordum "altıok"u Recep Peker, içişleri bakanı, genel
sekreteriydi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin birden bire
kongreye sunmuş ve kabul ettirmiş. Yani şablonlaştırmış
oluyor, onu demek istiyorum. Şimdi, okuduğumuz kadar,
bildiğimiz kadar Mustafa Kemal Atatürk, devlet içinde
önerilerde bulunan bir düşün adamı, dil konusunda da
önerilerde bulunan bir düşün adamı... 1933 yılında çıkmış
bir Ülkü dergisini anımsıyorum, meclis açış konuşmasını
yapmış -tam metin vermişler Ülkü dergisinde- sözcüklerin
karşılıkları var 1993'te o sözcüklerin yüzde sekseni, bugün
kendisine sayın demeye dilim varmayan Erbakan'ın konuştuğu
dildir. Şimdi, Erbakan, bu durumda Ali Fuat Başgil'in
tanımladığı "hainler" listesinin başında gelmiş olması
gerek. O mantıkla düşündüğümüz zaman, madem ki Türk Dil
Kurumu'nun yarattığı sözcükleri kullanıyor, o mantıkla
düşündüğümüz zaman hainlerdin başında gelmesi lazım. Şimdi,
bu, neyi gösterir? Toplumların dil gereksinimini gösterir.
Değişen toplumsal koşulların getirdiği yeni bir dil
gereksinimini... Asım Bezirci arkadaşımız -anıları kafamızda
yaşayan- Jean-Paul Sartre'ın Existentialisme Bir
İnsancılıktır" çevirisine bana getirdiği zaman, "Ben, dedi,
bir sözcük yarattım.", biliyorsunuz sözcüğü
"VAROLUŞÇULUK"... İşte bu, bu, düşünsel yapının getirdiği
bir zorunluluktur, bir gereksinimdir. Açalım Mustafa Nihat
Özön'ün sözlüğüne bakalım. Açalım, Şemsettin Sami'nin
sözlüğünü; existentialisme kavramı olmadığı için karşılığı
da yoktur. Olsa olsa mevcudiyetçilik diyecekler; şunu demek
istiyorum işte burada, 1946'da, 45te, bizim dil bilincimize
karşı koymak isteyen kafalar, aslında şeriatı yeniden
iktidara getirmek istemenin çalışmalarının ilk aşamalarını
yaratmak çabası göstermişlerdir. Şöyle bir geriye bakalım,
31 Mart olayında "türkçe ezan" mı okunuyordu, 1919 yılında
arapça alfabe mi değiştirilmişti? Şeyhülislamlık makamı
duruyordu, hilafet makamı da duruyordu, ama 31 Mart olayını
yarattılar. Niçin? Çürümekte olan kağşamış kurumlarını artık
tarih sahnesine çıkmış yeni güçler karşısında
tutunamayacaklannı algıladıkları için... Nedir o tarih
sahnesine çıkan güçler? Ulusal güçler... Şimdi, 1945te 46'da
yeni dönemin açılmasının getirdiği olanaklardan yararlanmak
isteyen bu kafalar, ulusallık düzeyini tavana doğru yayan
bir devrimin, bir yenileşme hareketinin rahatsızlığı
içindedirler. Doğal olarak onların müritleri de oldu. Şimdi
Mehrizattan rica edeceğim, 1956 yılında Dr. Mehmet Kaplan, o
hocasından öğrendiği söylemi bakın başka türlü bir anlatımla
bakın bize doğru nasıl hedefliyor:
"Öztürkçe
kullananların, burada öztürkçe bir halı hazır telakki
edilmiştir, hemen hepsi tarihe ve dine karşı cephe almış
kimselerdir. Onlar için sadece halı hazır, hali hazır da
değil, kendi özleyişlerine göre kurulacak tarihten dinden
uzak, tıpkı uydurdukları kelimeler gibi uydurma bir istikbal
tasavvuru vardır. Kullandıkları kelimelerle bugün yaşayan
hayatın dışına çıkan, kendilerinden başka hiç kimseye değer
vermeyen, yalnız kendi uydurma dünyaları içinde yaşayan bu
ütopikler arasında solcu ve aşırı solcuların büyük bir
çoğunluk teşkil etmesi şaşılacak bir hadise değildir. Maziyi
ve halihazırı tamamıyla inkâr ederek ve yıkarak yerine
yalnız kendi düşüncelerine uygun bir cennet kurmak.
Öztürkçecilerin yapmak istedikleri şey bu."
Şimdi,
Orhan Şaik Gökyay, nüktedan bir yazarımız; felsefeden de not
almamış, yani Orhan Şaik Gökyay’ın marksist dünya görüşünü
hayatta savunmadığını biliyorsunuz, bu da kendisinden
utanmamış, ben çok gençtim 1943’te Falın Rıfkı Atay'ın
başyazarlığını yaptığı İstanbul dergisi yayımlanıyordu
-Muzafferi görüyorum, kalemi kâğıdı çıkardı. Muzaffer
Uyguner orda- Yahya Kemal’in ilk kez yayımlanmış şiirleriyle
başladığı için birden bire toplumda çok geniş yankılar
uyandıran bir dergi oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul
Üniversitesi'nde o zaman öğretim üyesi ve de en verimli
çağı, Dr. Mehmet Kaplan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın asistanı, o
dergideki yazılarının dili doğru değil arkadaşlar, o
dergideki yazılarının dili Türk Dili Kurumu'nun yarattığı
sözcüklerin koşutunda bir dil. Demek ki 1946 ile 1956
arasında geçen on yılda şeriat kafası taşıyanların dünya
görüşüne koşut yeni bir kuşak yaratabilmişler. Bu daha sonra
toplumda kendilerine inananların daha fazlalaştığı bir ortam
yaratmaya neden olmuştur. Bugüne değin de geldiler,
geliyorlar, fakat şunu söyleyeceğim, sonra da sözümü
bitireceğim. Onların yani bu kafaların siyasal amaçları çok
açıktır ve bellidir; 12 Eylül'de gelen paşaların siyasal
amaçları nedir, ondan öncesini de söyleyelim, eski
arkadaşlar vardır burada Türk Dil Kurumu'nun üyesi, Tahsin
Bangıoğlu'nun kafası nedir, ondan önce Reşat Şemsettin
Sirer'in kafası nedir; ha işte asıl tehlike, ulusal
düşüncenin simgesi olan dil hareketinde asıl tehlike,
uzlaşımcı diyoruz türkçede oportünist kafalardan
gelmektedir. Adamın soyadı Evren soyadından utanmadan
neredeyse türkçe anayasaya aykırıdır diye ahkâm kesecek.
Televizyonda sözcükler yasakladı, radyolarda sözcükler
yasakladı, kaçıncı kez yasakladı. Mustafa Kemal Atatürk
döneminde bir yasak söz konusu değildi ki. Ne zaman ki
toprak ağaları iktidara gelmiştir, Adnan Menderes hükümeti
güzelim yargıtay sözcüğünü yeniden temyiz mahkemesine
çevirme küstahlığını gösterdiler. İşte o zamanki mantık. Ama
soyadı Evren olan adam, bu soyadını "Kâinata çevirse hoş
göreceğim. O, yasağı kökünden almaya çalışmıştır. Asıl şunu
belirteyim, şimdi iktidarda olan zat, madem ki Türk Dil
Kurumu'nun yaşama geçirdiği sözcükleri kullanıyor, sorun
bitmiştir demektir. Ama başka bir sorunun ilk aşamalarını
yaşıyoruz. Dil bilincimize bağlı olarak devrimlerin
bilincini koruma...
Efendim
teşekkür ederim dinlediğiniz için.
Ahmet
Miskioğlu: Şükran Kurdakul'a teşekkür ediyoruz. Şimdi, Osman
Bolulu... Osman Bolulu, ozan, yazar, Türk Dil Dergisi'ni
varsıllaştıran bir arkadaş. Özellikle "Öğrencemiz Türkçe"
genel başlığı altında yayımladığı yazılar, öğretmen ve
öğrencilere örnek yazılardır diyebiliriz. Yayımladığı
şiirleri, denemeleriyle de dikkat çeken Osman Bolulu
yirmiden çok yapıta imzasını atmış bir arkadaştır. Şimdi
Türk Dili Dergisi ile ilgili konuşmasını yapacak. Buyurun
sayın Osman Bolulu:
Osman
Bolulu: Teşekkür ederim sayın Miskioğlu, Türk Dili
Dergisi'ni varsıllaştırma yönündeki sözünüz, biraz da, bence
amacını aşan bir iltifat; Türk Dili Dergisi'ni
varsıllaştıranlar orada yazı yazanlardır, bana sorarsanız
biraz kendimden söz edeceğim, dilin bu ölçüde boyutlu, bu
kadar erişilmez, düşünce kadar geniş olduğunu bilseydim
korkardık ben dille ilgili yazı yazmaya başlamazdım. Ama
girdim, o ki, dil bilinçtir, düşüncenin anasıdır, düşüncenin
taşıyıcısıdır, artık benim için bir ulusal görev oluyor.
Öbür yandan, Türk düşün yaşamında benim imrendiğim kişiler
vardır. Onlar bu toplumda sussalar alabilecekleri pek çok
şey vardır, buna karşın güzeli, doğruyu, çağdaşlığı, bilimi
amaçlamışlardır. Ben sözü uzatmamak için şu noktaya
geliyorum. Türk Dili Dergisi'nde varsıllaştırma diye bir
şeyim yok, Türk Dili Dergisi ırmağına bir iki tas su taşıyan
Osman Bolulu hepinize saygılar sunarak sözüne başlar.
Biz,
genelde çağdaş düşünce ailesindeniz. Ama şurada, hepimiz
Türk Dili Dergisi ailesinden olarak toplanmış durumdayız.
Düşündeşlik önemli nüfus kâğıdı hemşeriliğinden daha çok.
Düşünce hemşerisi, düşünce dostuyuz. Onun için,
düşündeşlerim, dildeşlerim diye seslenmiştim size. Türk Dili
Dergisi, elimizde bir organdır. Çağdaşlık savaşımı için,
uygarlık savaşımı için. Tabii akıllar ekonominin dışında
olamaz. Bu çevresinde toplandığımız dergi ne yaptı, ne etti;
bununla ilgili bazı sayılamalarda, belirtmelerde
bulunacağız. Derginin nerden nereye geldiğini saptamakla
birlikte, elimizdeki aracın niteliği nedir, yapısı nedir,
bunda neler var, eksiklikler nelerdir? Onları açıklayarak
ileriye doğru gitmek, ne Türk Dili Dergisi'ne karşı çıkmak
olacak ne de Ahmet Miskioğlu'nu ters yönde eleştirmek
olacak. Şimdi, özgürlüğü kısıtlı, demokrasisi buçuklu bir
toplumda dokuz yıl bir dergiyi sürdürebilmek kolay bir olay
değil. Öbür yandan, herhangi bir yerin yedeğine düşmeden,
desteğini almadan sürdürmek kolay bir olay değildir. Benzeri
bir derginin yedi yüz kişiye dayandığı halde çıkıp çıkmamak
kaygısıyla olduğunu içim sızlayarak biliyorum ve o derginin
adını da size söylemek İstemiyorum. Türk Dili Dergisi ise,
Miskioğlu'nun ve sizlerin desteğiyle sağlıklı bir biçimde
yürüyor. Derginin elli dört sayısını gözden geçirdim. Bu
elli dört sayıda 270 imza var. Soruşturmaları, özel
bölümleri de katarsak, imza sayısı 280'e çıkıyor. Demek ki
dergiye her sayıda beş yeni imza eklenmiş. O zaman şöyle
düşünebilirsiniz, acaba yazı heveslilerine alan mı
yaratılmıştır? Yani yazıların yetkinliği aranmamış mıdır
diye bir soru usunuza gelebilir. Uzmanlık alanları boşlanmış
mıdır diye düşünebilirsiniz. O yönden de bir saptama yapmaya
çalıştım; dergide uzmanlığı konusunda beş ve beşten çok yazı
yazan 64 imza var. Demek ki derginin kendi misyonunu,
özgörevini yönetecek kadrosu var. Öyleyse, öbür adlara da
yeni bir alan açmıştır. İnsanların nefes alamadığı,
konuşamadığı yerde bir şeylerin söylenmesi çok önemlidir.
Konuşan toplum diye, yalanlarla toplumu gene de
susturuyorlar. Bu bakımdan bir dergi, bir yayın aracı,
önemlidir. Ben burada uzun konuşarak sizi sıkıyorum ama bu
sözler havada kalıyor. Biz geçmişleri unutuyoruz Yazılı
şeyler, belleği zayıf olan bu toplumun hiç olmazsa kitaplık
belleğinde kalacak. Hangi tür ve konularda yazı yazılmış
yazılar hangi alanda yoğunlaşmış diye araştırdım; Atatürk ve
dil devrimi ile ilgili 21 yazı var, dile ilgili 235 yazı var
bu 55 sayıda, düşünce adı altında toplayacağımız eleştiri,
görüş, tartışma ile ilgili 96 yazı, sanat ve sanatçılarla
ilgili 107 şiir olarak 278, 20'si çeviri, tanıtmalarla
ilgili 87, öykü 86, günlük 79, gezi 31, anı-izlenim 16,
mektup 7... Bunların dışında başka şeylere de yer verilmiş,
özel konu ve bölümlere yer verilmiş, o zaman bazı alanlara
dergi dikkatle eğiliyor, onların üzerinde duruyor anlamı
çıkar burdan. 3, 4, 5. sayılarda, dilimize yerleşmiş yabana
sözcüklere karşılık aranmış, bu konuda uzmanların,
yetkililerin düşünceleri alınmış. 6, 7, 18,29, 30, 31, 34,
37, 38. sayılarda özel bölümler... Burada dil ve düşün
adamlarımızla ilgili yazılar veriliyor. İşlenen konuda
çeşitli kişilerin yazılarına yer verilmiş. Öyleyse, o
kişilerle ilgili toplu bir kaynak oluşturulmuş demektir.
Öbür yandan biz galiba biraz unutkan, biraz değer bilmez bir
toplumuz, unutuyoruz. Geçip giden değerlerimize, düşün
adamlarımıza, yazın adamlarımıza özel bölüm ayırmak, onlar
hakkında bir kaynak yaratmanın yanında bir değerbilirliktir,
ulusun kültürüne sahip çıkmaktır. Dergi için olumlu bulduğum
noktaların birisi de budur. Çünkü o unutuluşa terk ettiğimiz
insanlardır düşüncemizin, uygarlarımızın mimarı... Geçmişte
emek verenleri doğru sorgulamasını, doğru yorumlamasını,
doğru irdelemesini bilseydik, bunların eksilerini,
artılarını tartabilseydik bugünlerin karabasanı altında mı
olurduk? Kültür dediğimiz şey, uygarlık dediğimiz şey,
birike birike birbirine eklenerek oluşur. Bir toplum yazın,
düşün ya da toplumsal savaşım konusunda kendi değerlerine
sahip çıkmıyorsa ulusun uygarlığına sahip çıkmıyor demektir.
Bir genel değerlendirme yapmak istiyorum, sabrınıza
güvenerek. Kısaltıyorum notlarımı. Dilin bir kez teknik
yönü. Sözü açmadan söyleyeceğim. Edebiyattaki, sanattaki
dildir içinden insanı değiştiren, dönüştüren yeni bir kimlik
kazandıran. Öyleyse bir dil dergisinde iki nicelik aramalı.
1, konu edindiği dil ile ilgili şeyleri, teknik yönünden
inceleyecek, 2, o dilin o konuda işlenmiş yetkin
örnekleriyle okuyucusunu besleyecek, kafasını donatacak.
İnsanı incelten yazındır (edebiyattır). Onunla birlikte dili
de öğreteceksin, dili de inceleteceksin... Türk dili dergisi
bu söylediklerime önem vermiştir. Onunla ilgili sayılamaları
belirtirsem; başka bir özellik de şu, başka dergilerde
göremediğimiz anı, mektup, izlenim türlerine yer verilmiş bu
dergide... Nedir bunlar diyorsanız, bu adını saydığım türler
yaşamı daha içinden, daha sıcak kavratan yazın türleridir.
Mektup, içtenlikle yazarsınız. Anılar da öyledir,
yaşadıklarınızdır, duyumsadıklarınızdır. Anı yazarken, orada
siz varsınız, insanın bütün coğrafyasıyla bütün incelikleri
bütün nirengi noktalarıyla. Oradan insanı kavratan bir yere
geliyor. Bunu önemli buluyorum. Türk Dili Dergisi'ni önemli
buluyorum. Sözü uzatmayacağım, kısaltacağım. Şöyle
söyleyeyim, Türk Dili Dergisi, bana göre, nerede ise
sizlerle kurumlaşabiliyor. Kurum, ilkesi olan, bir ülküyü
gerçekleştirme kararlılığı bulunan ve bu ülküyü
gerçekleştirmek için kadroya sahip, kendi kamuoyunca
kabullenmiş üretileri olan bir yapı demektir. Türk Dili
Dergisi, -dergilerle aşağı yukarı ilgileniyorum, beş altı
tanesine de yazı yazıyorum sürekli- 2500, öteki dergilerle
düşündüğümüz zaman az sayı değil. Bu yeterli mi
diyeceksiniz. Şöyle söyleyeyim, geline kocan kötü demişler,
o da, babamın evinde hiç yok demiş. Onun için ben bu 2500
sayıyı önemli sayıyorum. Eleştiri olarak bu dergi için neler
söyleyebiliriz? Türk Dili Dergisi'nde dizim ve dizgi
yanlışlıkları benim hiç içime sinmiyor. Türk Dili Dergisi,
kendi işleviyle, yapısıyla ve yazarlarıyla saygınlığını
kabul ettirmiş bir dergidir. Orada diyelim ki dil konusunda
bir kişi bir yazı yazmış. O yazmış bir dizgi yanlışı olmuş;
okur onu doğrusu olarak kabul ediyor; oradaki dizgi yanlışı
döndürücü bir örnek olarak sürüp gidecektir. Her dergiden
önce Türk Dili Dergisi'nde dizgi yanlışı olmamak gerekir.
Romanın, öykünün, şiirin dışı onda; tümcenin gelişinden siz
onu kavrayabilirsiniz, ama, dili düzeltmeye kalkan
yazılardaki yanlışlık, ters yönlere götürür diye
düşünüyorum. Öbür yandan, özür dilerim, belki bazılarınızı
üzeceğim ama, şiirde seçmeciliğe gidilmediği kanısı var
bende. Seks şiiri yazan, beğendiğim şiirleri yazan
hanımefendi gülerek bakıyor ama, bu, Osmanlı Bolulu'nun
kanısıdır. Doğal olarak herkesin kendine göre şiir anlayışı
olabilir, öte yandan bütün Türkiye'deki dergilerde gördüğüm;
ya da, görmek istediğim diyeyim tümceyi değiştirerek şey
şudur; şiirler dergilerde, boşlukları dolduran yama olarak
kullanılmamalıdır. Şiire saygı, onun konumunu tatlı kılmakla
olur diye düşünüyorum. Bunlar var... Soruşturmalar,
tartışmalar dili, düşünceyi canlı kılan etkinliklerdir;
bunlar sürdürülüp götürülmelidir yine... Öbür yandan
Miskioğlu dergide bir şeye daha başladı, derginin
yazarlarının yaşamöykülerini... Dünyamızda çeşitli alanlar
için özel ansiklopediler, özel sözlükler var. O zaman dille
uğraşan, dil emekçileri için bu yaşamöyküleri
sürdürülmelidir, hatta giderek ilerde bir dilciler sözlüğü
de oluşturulabilir. Bu derginin temel emekçisi, motoru
Miskioğlu'dur. Ama, yazarları da, okurları da unutmamak
gerekir. Miskioğlu başta olmak üzere, bu dergiyi yaşatan
sizlere saygılar sunuyorum; sabrınızı kötüye kullanarak sözü
uzattığım için de özür diliyorum efendim.
Ahmet
Miskioğlu: Osman Bolulu’ya teşekkür ediyoruz. Şimdi Mehrizat
Poyraz konuşacak. Mehrizat Poyraz, Marmara Üniversitesi
Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisidir. Türk Dili
Dergisi'ne özgün şiirleriyle katkıda bulunmaktadır.
Türkçeyi, özellikle çağdaş gelişmelere uyum sağlayan bir
bilinçle ve örnek bir yetkinlikle kullanmaktadır. Buyurunuz
sayın Mehrizat Poyraz.
(Mehrizat
Poyraz'ın bu toplantı için hazırladığı dilbilim üstüne
açıklaması, gelecek sayımızda bağımsız bir yazı olarak
yayımlanacaktır.)
Ahmet
Miskioğlu: Mehrizat Poyraz'a teşekkür ediyoruz. Şimdi, Ömer
Demircan... İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olan
Doçent Doktor Ömer Demircan, adının önündeki bilimsel sanı
kullanmayanlardandır. Kitap yazmayı kendine ilke edinen Ömer
Demircan, son olarak, büyük boy 196 sayfa tutan "Türkçenin
Sesdizimi" adlı yapıtını yayımlamıştır. Buyurunuz sayın Ömer
Demircan.
(Ömer
Demircan arkadaşımızın konuşması gelecek sayımızda
yayımlanacaktır.)
Arat
Ovalı
DAĞLARCA
EĞİTİM KURULU'NDAN DUYURU[i]
"Türkçe Bir
Söz Dendi mi I Unuturum Kendimi"
Bütün
İlkokul Öğrencilerine Açık Yazı Yarışması
1. Bütün
ilkokul öğrencileri yukarıda belirtilen konuyu en az 25, en
çok 30 sözcükle işleyecekler, yazılarını öğretmenlerine
vereceklerdir. Öğretmenler, öğrencisinin yazısını
imzalayarak okul müdürlerine iletecekler. Müdürler
topladıkları yazıları aşağıdaki yere gönderecekler.
2. Yazılar,
Seçiciler Kurulu'na sunulacak. Değerlendirilen 40 (kırk)
yazıya üçer milyon lira ile "Dağlarca Başarı Belgesi"
verilecektir.
3.
Yazılar, en geç 23 Nisan 1997'den önce aşağıda belirtilen
yere ulaşmış olacaktır. Kazananlar 20 Mayıs 1997 günlü
gazetelerde duyurulacaktır.
DİLEK:
Katılacakların adı, soyadı, okul ve bulundukları yerlerin
açıkça yazılmasını dileriz.
Milli
eğitim müdürlerine, okul müdürlerine, öğretmenlere
yardımları için şimdiden teşekkür ederiz.
YAZILARIN
GÖNDERİLECEĞİ YER:
PK33 81302
KADIKÖY-İSTANBUL
Her duyuru
12.000.000.-TLdir. 122807 numaralı posta çeki hesabına
yatırılarak başvurulur.
Dış kapakta
her duyuru 24.000.000.-TLdir.
Tüm sayfa
duyuru isteyenlere % 10 indirim yapılır.
[i] İsmet Sungurbey, Vedat Günyol,
Rükzan Günaysu, Ali Gevgilili, Konur Ertop