Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
fotoğraflar
iletişim

 

İki ayın içinden

 

CUMHURBAŞKANLIĞI ÖDÜLLERİ

 

Geçen yıl ilk kez "Cumhurbaşkanlığı Ödülleri" verilmişti. Romancı, oyun yazarı, denemeci Adalet Ağaoğlu, ressam Burhan Doğançay, flüt sanatçısı Şefika Kutluer cumhurbaşkanlığı ödülleri almışlardı.

Bu yıl da 28 Ekim günü cumhurbaşkanlığı ödülleri dağıtıldı. Bu yıl ödül alanlar: kapatılan Türk Dili Kurumu'nun seçilmiş son genel yazmanı ozan Cahit Külebi, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürü Yekta Kara, Türk halk müziği sanatçısı Arif Sağ cumhurbaşkanlığı ödülleriyle ödüllendirildiler.

EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ'NİN MİLLÎ EĞİTİMİ ELEŞTİRİSİ

Edebiyatçılar Derneği, etkinliğini sürdürüyor. "Lise Türk Dili ve Edebiyatı Müfredat Programı'nın edebiyat bölümü üstüne bir yazanak (rapor) hazırlamıştır. O yazanağın "Sonuç, Öneri ve Dilek" bölümcesini olduğu gibi; buraya aktarıyoruz:

"Rapor konusu program, birtakım değişikliklerle onarılabilecek gibi değildir. Hemen yürürlükten kaldırılmalıdır. Çocuklarımızın Türkçe ve edebiyat eğitim ve öğretimi için edebî değerlere saygılı, bilimsel, laik ve demokratik bir anlayışla gerçekçi bir program hazırlanmadır.

O hazırlanıncaya değin eski program yürürlüğe konabilir; çünkü eksikliğine karşın eldekinden daha iyidir.

Çocuklarımız edebiyatın ne olduğunu kavrasınlar, edebiyatı ve ulusal dilimizi sevsinler, Türkçeyi doğru ve güzel kullansınlar istiyoruz,.."

NAHİT ULVİ'Yİ YİTİRDİK

1918 Milas doğumlu olan Nahit Ulvi Akgün'ü 13 Kasım 1996 günü İzmir’de yitirdik.

Nahit Ulvi Akgün, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten sonra İzmir'de" uzun yıllar felsefe öğretmenliği yapmıştı.

İlk şiirini 1936'da İzmir'de Akın gazetesinde yayımladıktan sonra şiir yazmayı sürdürdü. Uyanış, Kovan, Fikirler, Kaynak, Varlık, Türk Dili dergilerinde görüldü. "Evren Türküsü" adlı şiir yapıtıyla Türk Dil Kurumu'nun 1966 şiir ödülünü kazandı.

Nahit Ulvi Akgün, İzmir'de yaşıyor, oradaki kitapçılar aracılığı ile dergimizle ilişki kurup, Türk Dili Dergisi'ne desteğini sürdürüyordu. Onunla zaman zaman telefonla konuşmak olanağımız oluyordu. Anısı önünde saygı ile eğiliriz.

SAMİ GÜRTÜRK'Ü DE YİTİRDİK

1914'te Silifke'de doğan Sami Gürtürk, 22 Kasım 1996 günü Adana'da yaşamını yitirdi. Silifke'de toprağa verildi.

Uzun yıllar felsefe öğretmenliği yapan Sami Gürtürk'ün Halk Kütüphaneciliği, Açıklamalı Psikoloji Özeti, Modern Mantık ve Dil, Psikoloji (Lise Ders Kitabı), Psikoloji Özeti (Lise Yardımcı), Sosyoloji Özeti (Yardımcı), Ahlâk (Yardımcı), Biolilik (Çocuk Romanı), Silifke Tarihi (İnceleme), Savaşım Sürüyor (Anılar) gibi yayımlanmış yapıtları vardı. Türk Dili Dergisi'nde de yazılar yazıyordu.

Adana Huzurevi'nde eşiyle birlikte yaşıyordu. Okurlarımızın anımsayacağı üzere Huzurevine giriş öyküsünü bizim dergimizde yazmıştı.

Eşi Müyesser Gürtürk'e başsağlığı dileklerimizi sunuyoruz.

OĞUZ TANSEL TOPLANTISI

Cumhuriyet Okurları Kültür ve Sanat Kolu ile Folklor ve Edebiyat dergisi etkinliği olarak 16 Aralık 1996 pazartesi günü saat 19.30'da Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi'nde, Oğuz Tansel'in şiirlerinden oluşan bir dinletiye sevinçle, mutlulukla konuk olduk. İzlence şöyleydi:

SUNUŞ:

Ahmet Yürür (M.S.Ü. Etnomüzikoloji Bölüm Başkanı)

Arzu Arı Demirkaya (CUMOK Kültür ve Sanat Kolu)

KONUŞMACI:

Hayati Asılyazıcı (Gazeteci - Yazar-Eleştirmen)

SAYDAM GÖSTERİ:

Aysıt Tansel

MÜZİK DİNLETİSİ

Besteler: Bruce Reiprich (ABD, Wilkels Üniv. Müzik Bölümü Başkanı)

Yapıtlar: Oğuz Tansel

Kavak Ağacı

Soprano: NAZLI İKTU

Piyano: SELEN BUCAK
Flüt: AYLA ULUDERE

Adamlar(Tutsağın Öyküsü)Salkım Söğüt

Soprano: NAZLI İKTU
Keman: ONUR NURCAN
Keman: ELÇİN KALEMDAROĞLU
Viola: BURCU ÜLKÜ
Violonsel: DİLBA ÖNVURAL

ŞİİR DİNLETİSİ: Ersan Barkın (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçısı)

Sanat Yönetmeni: Ahmet Yürür

DERGİMİZİN 10. YAŞ KUTLAMA TOPLANTISI

"Türk Dili Dergisi" dergisi, onuncu yaşını 31 Ekim 1996'da büyük bir coşku ile kutladı.

Kutlamanın gündüz ki bölümünde saat 16.00'dan başlayarak İstanbul Kadıköy Belediye Kültür ve Sanat Merkezi'ndeydik. Orada, "dil, yazın, dilbilim, eleştiri, anılar, söyleşiler, dergi ve dergicilik üstüne bir toplu görüşme düzenlendi. Salon tüm olarak dolmuştu, sandalye bulamayıp konuşmaları ayakta izleyenler vardı. Şükran Kurdakul, Osman Bolulu, Yusuf Çotuksöken, Ömer Demircan, Kemal Bek, Mehrizat Poyraz, Ahmet Miskioğlu konuşmacıları oluşturuyordu. Ancak, Yusuf Çotuksöken'le Kemal Bek, İstanbul trafiğinin olumsuz etkisi yüzünden ulaşamadılar.

İlk sözü Ahmet Miskioğlu aldı:

"Hepinize, saygı ve sevgi ile esenlik dileklerimi sunarım.

Her birimizin bireysel eğilimlerimiz kuşkusuz vardı. Bunu yadsıyamayız. Ancak, bireyciliği bir kıyıya bırakıp, bireysel duygularımızı bir yana bırakıp toplumsal ve siyasal sorumluluklarımızı da anımsamamız gerekir kanısındayım. Sözgelimi, laikliğin savunulması, cumhuriyetin savunulması, çağdaş yaşamın savunulması... Daha çoğaltabiliriz. Bunlar, toplumla birlikte yapılacak etkinliklerdir. Ulusun dilinin gelişmesinin savunulması da, dergi çıkararak dili ve yazını savunmak da bireysel değil, toplumsal bir girişimdir. Böyle bir girişim, tek başına olmaz. En azından bir grup olacak, dayanılan bir topluluk olacak.

İşte bunu düşünerek 1987 yılının başlarında şöyle bir yazı çıkardık. İşte, örneği elimde. Üstte bir başlık var. "Türk Dili Dergisi" yazılı. Başlığı gören, anlar; Türk Dil Kurumu kapatılmış Atatürk'ün bütün kalıtı "gasp" edilmiş, kalıt, Türk dilinin gelişmesine karşı olanların acımasızlığına bırakılmış... Başlığı gören anlıyor: Bayrak yansı sürdürülecek, gelişmeye karşı olanlara, hayınlara boyun eğilmeyecek.

Okuyorum: Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün dil ülküsünü yaşatmak, Türk Dil Kurumumun ana ilkesi Türkçe karşılığı bulunan yabancı sözcükleri kullanmamak, Türk dili araştırmalarını bütün alanlarda sürdürmek üzere bir dergi çıkarmayı gerçekleştirmekteyiz. Yazılarınızı mayıs sonuna dek ulaştırmanızı dileriz. (...)

Bu yazıyı, adresini bulabildiğimiz dilseverlere, yazın ustalarına postaladık. Adres bulmakta güçlükler oldu, ulaşamadığımız yazın ustaları, dilseverler oldu. Sözü uzatmadan belirteyim: Temmuz 1987'de birinci sayıyı çıkardık. İlk çıkarma çabalamalarımız, engelleri aşma çabalamalarımız içinde iken, güçlüğü gören «Bu iş kolay değil, çıkaramıyacaksın, boşuna yorulma!» diyen dostlarımız olmuyor değildi. «Bir sayı, tek bir sayı çıkarabilsen bile tarihe geçersin!» diyenler bile oluyordu.

İşte, elimde ilk sayı! Bu ölçüde çok insanın desteği var. Bu; ortak bir üründür. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedia Akarsu, Berke Vardar, Nermi Uygur, Emin Özdemir, Hıvzı Veldet Velidedeoğlu, İlhan Selçuk, Ali Sirmen, Ercan Özgür, Mahir Ünlü, Naim Tirali, Behzat Ay, Arslan Kaynardağ, Arat Oralı... Bundan başka, soruşturmaya yanıt verenler var: Ömer Asım Aksoy, Berke Vardar, Cemil Yener, Vedat Günyol, Naim Tirali, Bedia Akarsu, Arslan Kaynardağ, Eray Canberk, Sabahattin Kudret Aksal, Necati Cumalı, Sait Maden, Sami N. Özerdim, Emin Özdemir...

İşte böyle, dayanışma ile, yazar dostların desteğiyle hiç aksatmadan çalışmamızı yürüttük.

İlk sayıdan başlayarak sürdürümcüye yöneldik: On yıl içinde, birçok kez 3500 baskıyı aştık. Sonra yeniden 3000'ne düşüyoruz, 2500'e, 2000'e düşüyoruz; sonra yeniden yükseliyoruz. 3500'ü yeniden geçiyoruz. Onun için soranlara hep ortalama 3000 dergi üyesinin bulunduğunu söylemekteyiz. Birçok da mektup alıyoruz; kutlayıcı, onurlandırıcı mektuplar... Ayrı ayrı yanıt veremedik. Şimdi burada böyle bizi yürekten destekleyen o dostlara esenlik dileklerimizi, gönül borçluluğumuzu sunuyoruz; sağ olunuz, varolunuz diyoruz.

Bu başarıda, dayanışmanın, yazar dostların desteğinin önemini yadsımanın olanağı yoktur. Bir güçlük daha var, sürdürümcülere yönelik olarak. Üç bin derginin zarflarının her birinin ayrı ayrı damgalanması, bu iş bitince de her zarfın ayrı ayrı pullanması uzun süren bir iştir. Bu puflama, damgalama işleri günlerce, haftalarca sürebiliyor, bir türlü bitmiyor. Bu iş bitince, üç bin zarfa ayrı ayrı adreslerini yapıştırılmasına sıra geliyor. Bu da günlerce sürüyor.

Dergi basılıp basımevinden gelince de, o dergileri ayrı ayrı zarflara yerleştirmek işi başlıyor... Yığınla dolu zarfı kamyonete nasıl indireceğiz? Bu kez de, dolu zarflar büyük torbalara dolduruluyor.

İşte bütün bu işleri de yürüten, Türkân Miskioğlu'dur. Kendisine burada teşekkür etmeği bir borç biliyorum.

Yalnız dergi üyelerine dergi postalıyoruz. Bir de, Anadolu'dan isteyen kitapçılara gönderiyoruz. İstanbul'da dergi üyelerinden başka, Kadıköy ve Beyoğlu dağıtımımız var. İlk sıralarda, Kadıköy ve Beyoğlu dağıtımını Zeynep Aliye üstlenmişti. Ondan sonra, Kadıköy dağıtımını Elif Sorgun, Beyoğlu dağıtımını Ertuğrul Efeoğlu aldı. Ertuğrul Efeoğlu Belçika'ya gittikten sonra Elif, Beyoğlu dağıtımını da yapmaya başladı.

Daha fazla uzatmayarak sözü konuşmacı arkadaşlara bırakıyorum.

Değerli ozan Şükran Kurdakul...

Uluslararası Yazarlar Birliği Türkiye PEN kulübü başkanı olan Şükran Kurdakul'u bilmem anlatmaya gereksinim var mı? Ozan, yazar, öykücü olan Şükran Kurdakul, aynı zamanda yazın tarihçisidir. Üç ciltlik "Çağdaş Türk Edebiyatı" adlı yapıtı, özgün saptamalarla dolu bir yapıttır. Ataç dergisi ve Ataç yayınlarının kurucusu ve yöneticisidir, iyesidir. Seçtiği Ataç adı bile onun türkçenin tutkunlarından olduğunun kanıtıdır. Buyurunuz sayın Kurdakul”

Şükran Kurdakul sözü aldı.

Teşekkür ederim Ahmet Miskioğlu'na. Türk Dili Dergisi'nin 10. yaşına basmış olmasını yürekten kutluyorum. Başarılarının sürmesini diliyorum. Albert Camu ve arkadaşları, çıkardıkları dergiyle ulusal direnç hareketinin simgesiydi dergi. Bizim Nurullah Ataç, "Korkarım roman okumayanlardan." demiştir; çoğunuz bilirsiniz, anımsarsınız. Ben de dergi okumayanlardan korkarım. Ağzından kuş tutsa edebiyatta, dergi okumayanlar, iyi edebiyatçı olamazlar kanısındayım doğrusu. Çünkü güncel olanla yaşanmakta olanın bileşimini veren organlar.

Edebiyat tarihi yaklaşımına girdiğimiz zaman çoğu -bir eleştiri sayılabilir bu- kitaplardan yola çıkarak yazmışlardır. O zaman, güncel olan, yaşanmakta olan... Sözgelimi, günlükler... örneğin, Yahya Kemal'in şiir kitapları Ölümünden sonra yayımlandı. Ahmet Muhip Dranas'ın şiir kitabı, tek şiir kitabı 1973 tarihli taşır sanıyorum; ama Ahmet Muhip, Muhit dergisinde başlamıştır, en coşkulu zamanı Varlık'ta 1933 yıllarına raslar. O zaman o şair... Ya da Ahmet Hamdi Tanpınar; tek şiir kitabı vardır, 61,. 62de yayımlanmıştır. Dergah dergisinde başlar, İstanbul, özellikle Ülkü dergilerinde en parlak dönemini yaşar. Necip Fazıl’ın Ağaç dergisinde şiirleri çıkardı. Dergiye bakmayan, dergi okumayan, edebiyatın gerçek duyarlığını, güncel olan duyarlığını yakalamak olanağı bulamaz. Dergileri izlemek çok önemli. Dergi, laboratuvar, bir çeşit "edebiyatın laboratuvarı" oluyor dergi. Bu bakımdan çok önemli.

1946'dan sonra, -dilin sadeleşme hareketi diyelim, belki daha uygun olacak-1930'lardan sonra kuşkusuz bir evrim sürecinden sonra gelmiş bir patlamadır, o nedenle dilin sadeleşme hareketi diyelim. 1946'da karşı görüşler, sorunu nereye çekiyorlar, bugün ne durumdadır, bu başlıklarda bende yaratan çağrışımları konuşmak istiyorum. 1946, bildiğiniz gibi, 45'tir aslında, sonlarında, Türkiye'de yukarıdan aşağıya bir değişimin yaşandığı yıllar... Yani, cemiyetler yasası değiştirilmiş, birden fazla siyasal parti kurulma yasağı kaldırılmış, sendikaların kurulma özgürlüğü verilmiş 1945 sonlarında... Tabii bu özgürlük, izinli bir özgürlük değil, bir toplumun içerisinde o demokratik yapı içerisinde kaynaşan gruplar ve onların sözcükleri var. Yani kemalist öğretiye karşıt düşünenler de var. İki yönlü karşıt düşünenler var. Soldan, kemalizmin solundan karşıt olanlar daha ziyade ekonomik yapı eleştirisinde bulunan anlayışlardır. Niçin toprak reformu yapılmadı gibi eleştiriler. Dil ve bilim konusunda en azından koşuttu yolları, çünkü "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." sözüne benim bir dr Şefik Hüsnü'nün, bir Behice Boran'ın karşı geleceği düşüncem olamaz. Ama sağdan eleştirenlerin kemalizme marksizme vurup kemalizmin ana ilkelerini toplum dışına itme çabalarını gösteren iki yazı var burda; onlar çünkü dilimizin sadeleşme hareketlerine adeta, onların deyimiyle söyleyeyim tırnak içinde "cihat” açmışlardır. Yani biz biliyoruz, işte Türk Dil Kurumu, komünistlerin yönetimindedir, öz türkçe hareket gizli bir komün hareketidir... Bizimle ilgisi olmayan bir olay ama, onlar nereye kadar götürmüşlerdi eleştiriyi onun yanıtını, 1938'e kadar, hatta 1945'e kadar kemalist öğretiye bağlılığı çok iyi bilinen Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'in 1946'de yayımlanan Milli Selamet dergisindeki yazısından altı satırı okayacak Mehrizat size, sonra düşüncelerimi söyliyeceğim.

"1948'de Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, kuşkusuz Mustafa Kemal'e söz atarak utanmadan şöyle yazabiliyordu: Dil keşmekeşi, son sahnesi nasıl biteceği tesbit edilemeyen bir facia olmuştur. Öyle bir facia ki vatanın mukaddes topraklarını Allah göstermesin bir düşman ordusu işgal etseydi de bu ordunun kumanda heyeti Türk milletini yanıp yavaş yavaş tükenen bir mum gibi sessizce söndürmek için bir şeytanlık düşünseydi bundan daha ihanetkâr bir taktik bulamazdı".

Şimdi, satırları algılayalım. Kendisini eleveriyor. Kastettiği doğal olarak Mustafa Kemal'e karşı düşünebilir insanlar ama kemalist öğreti donmuş kalıplar öğretisi değildir arkadaşlar; ben pek yakında Melih Cevdet dostumdan öğrendim, bilmiyordum "altıok"u Recep Peker, içişleri bakanı, genel sekreteriydi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin birden bire kongreye sunmuş ve kabul ettirmiş. Yani şablonlaştırmış oluyor, onu demek istiyorum. Şimdi, okuduğumuz kadar, bildiğimiz kadar Mustafa Kemal Atatürk, devlet içinde önerilerde bulunan bir düşün adamı, dil konusunda da önerilerde bulunan bir düşün adamı... 1933 yılında çıkmış bir Ülkü dergisini anımsıyorum, meclis açış konuşmasını yapmış -tam metin vermişler Ülkü dergisinde- sözcüklerin karşılıkları var 1993'te o sözcüklerin yüzde sekseni, bugün kendisine sayın demeye dilim varmayan Erbakan'ın konuştuğu dildir. Şimdi, Erbakan, bu durumda Ali Fuat Başgil'in tanımladığı "hainler" listesinin başında gelmiş olması gerek. O mantıkla düşündüğümüz zaman, madem ki Türk Dil Kurumu'nun yarattığı sözcükleri kullanıyor, o mantıkla düşündüğümüz zaman hainlerdin başında gelmesi lazım. Şimdi, bu, neyi gösterir? Toplumların dil gereksinimini gösterir. Değişen toplumsal koşulların getirdiği yeni bir dil gereksinimini... Asım Bezirci arkadaşımız -anıları kafamızda yaşayan- Jean-Paul Sartre'ın Existentialisme Bir İnsancılıktır" çevirisine bana getirdiği zaman, "Ben, dedi, bir sözcük yarattım.", biliyorsunuz sözcüğü "VAROLUŞÇULUK"... İşte bu, bu, düşünsel yapının getirdiği bir zorunluluktur, bir gereksinimdir. Açalım Mustafa Nihat Özön'ün sözlüğüne bakalım. Açalım, Şemsettin Sami'nin sözlüğünü; existentialisme kavramı olmadığı için karşılığı da yoktur. Olsa olsa mevcudiyetçilik diyecekler; şunu demek istiyorum işte burada, 1946'da, 45te, bizim dil bilincimize karşı koymak isteyen kafalar, aslında şeriatı yeniden iktidara getirmek istemenin çalışmalarının ilk aşamalarını yaratmak çabası göstermişlerdir. Şöyle bir geriye bakalım, 31 Mart olayında "türkçe ezan" mı okunuyordu, 1919 yılında arapça alfabe mi değiştirilmişti? Şeyhülislamlık makamı duruyordu, hilafet makamı da duruyordu, ama 31 Mart olayını yarattılar. Niçin? Çürümekte olan kağşamış kurumlarını artık tarih sahnesine çıkmış yeni güçler karşısında tutunamayacaklannı algıladıkları için... Nedir o tarih sahnesine çıkan güçler? Ulusal güçler... Şimdi, 1945te 46'da yeni dönemin açılmasının getirdiği olanaklardan yararlanmak isteyen bu kafalar, ulusallık düzeyini tavana doğru yayan bir devrimin, bir yenileşme hareketinin rahatsızlığı içindedirler. Doğal olarak onların müritleri de oldu. Şimdi Mehrizattan rica edeceğim, 1956 yılında Dr. Mehmet Kaplan, o hocasından öğrendiği söylemi bakın başka türlü bir anlatımla bakın bize doğru nasıl hedefliyor:

"Öztürkçe kullananların, burada öztürkçe bir halı hazır telakki edilmiştir, hemen hepsi tarihe ve dine karşı cephe almış kimselerdir. Onlar için sadece halı hazır, hali hazır da değil, kendi özleyişlerine göre kurulacak tarihten dinden uzak, tıpkı uydurdukları kelimeler gibi uydurma bir istikbal tasavvuru vardır. Kullandıkları kelimelerle bugün yaşayan hayatın dışına çıkan, kendilerinden başka hiç kimseye değer vermeyen, yalnız kendi uydurma dünyaları içinde yaşayan bu ütopikler arasında solcu ve aşırı solcuların büyük bir çoğunluk teşkil etmesi şaşılacak bir hadise değildir. Maziyi ve halihazırı tamamıyla inkâr ederek ve yıkarak yerine yalnız kendi düşüncelerine uygun bir cennet kurmak. Öztürkçecilerin yapmak istedikleri şey bu."

Şimdi, Orhan Şaik Gökyay, nüktedan bir yazarımız; felsefeden de not almamış, yani Orhan Şaik Gökyay’ın marksist dünya görüşünü hayatta savunmadığını biliyorsunuz, bu da kendisinden utanmamış, ben çok gençtim 1943’te Falın Rıfkı Atay'ın başyazarlığını yaptığı İstanbul dergisi yayımlanıyordu -Muzafferi görüyorum, kalemi kâğıdı çıkardı. Muzaffer Uyguner orda- Yahya Kemal’in ilk kez yayımlanmış şiirleriyle başladığı için birden bire toplumda çok geniş yankılar uyandıran bir dergi oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul Üniversitesi'nde o zaman öğretim üyesi ve de en verimli çağı, Dr. Mehmet Kaplan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın asistanı, o dergideki yazılarının dili doğru değil arkadaşlar, o dergideki yazılarının dili Türk Dili Kurumu'nun yarattığı sözcüklerin koşutunda bir dil. Demek ki 1946 ile 1956 arasında geçen on yılda şeriat kafası taşıyanların dünya görüşüne koşut yeni bir kuşak yaratabilmişler. Bu daha sonra toplumda kendilerine inananların daha fazlalaştığı bir ortam yaratmaya neden olmuştur. Bugüne değin de geldiler, geliyorlar, fakat şunu söyleyeceğim, sonra da sözümü bitireceğim. Onların yani bu kafaların siyasal amaçları çok açıktır ve bellidir; 12 Eylül'de gelen paşaların siyasal amaçları nedir, ondan öncesini de söyleyelim, eski arkadaşlar vardır burada Türk Dil Kurumu'nun üyesi, Tahsin Bangıoğlu'nun kafası nedir, ondan önce Reşat Şemsettin Sirer'in kafası nedir; ha işte asıl tehlike, ulusal düşüncenin simgesi olan dil hareketinde asıl tehlike, uzlaşımcı diyoruz türkçede oportünist kafalardan gelmektedir. Adamın soyadı Evren soyadından utanmadan neredeyse türkçe anayasaya aykırıdır diye ahkâm kesecek. Televizyonda sözcükler yasakladı, radyolarda sözcükler yasakladı, kaçıncı kez yasakladı. Mustafa Kemal Atatürk döneminde bir yasak söz konusu değildi ki. Ne zaman ki toprak ağaları iktidara gelmiştir, Adnan Menderes hükümeti güzelim yargıtay sözcüğünü yeniden temyiz mahkemesine çevirme küstahlığını gösterdiler. İşte o zamanki mantık. Ama soyadı Evren olan adam, bu soyadını "Kâinata çevirse hoş göreceğim. O, yasağı kökünden almaya çalışmıştır. Asıl şunu belirteyim, şimdi iktidarda olan zat, madem ki Türk Dil Kurumu'nun yaşama geçirdiği sözcükleri kullanıyor, sorun bitmiştir demektir. Ama başka bir sorunun ilk aşamalarını yaşıyoruz. Dil bilincimize bağlı olarak devrimlerin bilincini koruma...

Efendim teşekkür ederim dinlediğiniz için.

Ahmet Miskioğlu: Şükran Kurdakul'a teşekkür ediyoruz. Şimdi, Osman Bolulu... Osman Bolulu, ozan, yazar, Türk Dil Dergisi'ni varsıllaştıran bir arkadaş. Özellikle "Öğrencemiz Türkçe" genel başlığı altında yayımladığı yazılar, öğretmen ve öğrencilere örnek yazılardır diyebiliriz. Yayımladığı şiirleri, denemeleriyle de dikkat çeken Osman Bolulu yirmiden çok yapıta imzasını atmış bir arkadaştır. Şimdi Türk Dili Dergisi ile ilgili konuşmasını yapacak. Buyurun sayın Osman Bolulu:

Osman Bolulu: Teşekkür ederim sayın Miskioğlu, Türk Dili Dergisi'ni varsıllaştırma yönündeki sözünüz, biraz da, bence amacını aşan bir iltifat; Türk Dili Dergisi'ni varsıllaştıranlar orada yazı yazanlardır, bana sorarsanız biraz kendimden söz edeceğim, dilin bu ölçüde boyutlu, bu kadar erişilmez, düşünce kadar geniş olduğunu bilseydim korkardık ben dille ilgili yazı yazmaya başlamazdım. Ama girdim, o ki, dil bilinçtir, düşüncenin anasıdır, düşüncenin taşıyıcısıdır, artık benim için bir ulusal görev oluyor. Öbür yandan, Türk düşün yaşamında benim imrendiğim kişiler vardır. Onlar bu toplumda sussalar alabilecekleri pek çok şey vardır, buna karşın güzeli, doğruyu, çağdaşlığı, bilimi amaçlamışlardır. Ben sözü uzatmamak için şu noktaya geliyorum. Türk Dili Dergisi'nde varsıllaştırma diye bir şeyim yok, Türk Dili Dergisi ırmağına bir iki tas su taşıyan Osman Bolulu hepinize saygılar sunarak sözüne başlar.

Biz, genelde çağdaş düşünce ailesindeniz. Ama şurada, hepimiz Türk Dili Dergisi ailesinden olarak toplanmış durumdayız. Düşündeşlik önemli nüfus kâğıdı hemşeriliğinden daha çok. Düşünce hemşerisi, düşünce dostuyuz. Onun için, düşündeşlerim, dildeşlerim diye seslenmiştim size. Türk Dili Dergisi, elimizde bir organdır. Çağdaşlık savaşımı için, uygarlık savaşımı için. Tabii akıllar ekonominin dışında olamaz. Bu çevresinde toplandığımız dergi ne yaptı, ne etti; bununla ilgili bazı sayılamalarda, belirtmelerde bulunacağız. Derginin nerden nereye geldiğini saptamakla birlikte, elimizdeki aracın niteliği nedir, yapısı nedir, bunda neler var, eksiklikler nelerdir? Onları açıklayarak ileriye doğru gitmek, ne Türk Dili Dergisi'ne karşı çıkmak olacak ne de Ahmet Miskioğlu'nu ters yönde eleştirmek olacak. Şimdi, özgürlüğü kısıtlı, demokrasisi buçuklu bir toplumda dokuz yıl bir dergiyi sürdürebilmek kolay bir olay değil. Öbür yandan, herhangi bir yerin yedeğine düşmeden, desteğini almadan sürdürmek kolay bir olay değildir. Benzeri bir derginin yedi yüz kişiye dayandığı halde çıkıp çıkmamak kaygısıyla olduğunu içim sızlayarak biliyorum ve o derginin adını da size söylemek İstemiyorum. Türk Dili Dergisi ise, Miskioğlu'nun ve sizlerin desteğiyle sağlıklı bir biçimde yürüyor. Derginin elli dört sayısını gözden geçirdim. Bu elli dört sayıda 270 imza var. Soruşturmaları, özel bölümleri de katarsak, imza sayısı 280'e çıkıyor. Demek ki dergiye her sayıda beş yeni imza eklenmiş. O zaman şöyle düşünebilirsiniz, acaba yazı heveslilerine alan mı yaratılmıştır? Yani yazıların yetkinliği aranmamış mıdır diye bir soru usunuza gelebilir. Uzmanlık alanları boşlanmış mıdır diye düşünebilirsiniz. O yönden de bir saptama yapmaya çalıştım; dergide uzmanlığı konusunda beş ve beşten çok yazı yazan 64 imza var. Demek ki derginin kendi misyonunu, özgörevini yönetecek kadrosu var. Öyleyse, öbür adlara da yeni bir alan açmıştır. İnsanların nefes alamadığı, konuşamadığı yerde bir şeylerin söylenmesi çok önemlidir. Konuşan toplum diye, yalanlarla toplumu gene de susturuyorlar. Bu bakımdan bir dergi, bir yayın aracı, önemlidir. Ben burada uzun konuşarak sizi sıkıyorum ama bu sözler havada kalıyor. Biz geçmişleri unutuyoruz Yazılı şeyler, belleği zayıf olan bu toplumun hiç olmazsa kitaplık belleğinde kalacak. Hangi tür ve konularda yazı yazılmış yazılar hangi alanda yoğunlaşmış diye araştırdım; Atatürk ve dil devrimi ile ilgili 21 yazı var, dile ilgili 235 yazı var bu 55 sayıda, düşünce adı altında toplayacağımız eleştiri, görüş, tartışma ile ilgili 96 yazı, sanat ve sanatçılarla ilgili 107 şiir olarak 278, 20'si çeviri, tanıtmalarla ilgili 87, öykü 86, günlük 79, gezi 31, anı-izlenim 16, mektup 7... Bunların dışında başka şeylere de yer verilmiş, özel konu ve bölümlere yer verilmiş, o zaman bazı alanlara dergi dikkatle eğiliyor, onların üzerinde duruyor anlamı çıkar burdan. 3, 4, 5. sayılarda, dilimize yerleşmiş yabana sözcüklere karşılık aranmış, bu konuda uzmanların, yetkililerin düşünceleri alınmış. 6, 7, 18,29, 30, 31, 34, 37, 38. sayılarda özel bölümler... Burada dil ve düşün adamlarımızla ilgili yazılar veriliyor. İşlenen konuda çeşitli kişilerin yazılarına yer verilmiş. Öyleyse, o kişilerle ilgili toplu bir kaynak oluşturulmuş demektir. Öbür yandan biz galiba biraz unutkan, biraz değer bilmez bir toplumuz, unutuyoruz. Geçip giden değerlerimize, düşün adamlarımıza, yazın adamlarımıza özel bölüm ayırmak, onlar hakkında bir kaynak yaratmanın yanında bir değerbilirliktir, ulusun kültürüne sahip çıkmaktır. Dergi için olumlu bulduğum noktaların birisi de budur. Çünkü o unutuluşa terk ettiğimiz insanlardır düşüncemizin, uygarlarımızın mimarı... Geçmişte emek verenleri doğru sorgulamasını, doğru yorumlamasını, doğru irdelemesini bilseydik, bunların eksilerini, artılarını tartabilseydik bugünlerin karabasanı altında mı olurduk? Kültür dediğimiz şey, uygarlık dediğimiz şey, birike birike birbirine eklenerek oluşur. Bir toplum yazın, düşün ya da toplumsal savaşım konusunda kendi değerlerine sahip çıkmıyorsa ulusun uygarlığına sahip çıkmıyor demektir. Bir genel değerlendirme yapmak istiyorum, sabrınıza güvenerek. Kısaltıyorum notlarımı. Dilin bir kez teknik yönü. Sözü açmadan söyleyeceğim. Edebiyattaki, sanattaki dildir içinden insanı değiştiren, dönüştüren yeni bir kimlik kazandıran. Öyleyse bir dil dergisinde iki nicelik aramalı. 1, konu edindiği dil ile ilgili şeyleri, teknik yönünden inceleyecek, 2, o dilin o konuda işlenmiş yetkin örnekleriyle okuyucusunu besleyecek, kafasını donatacak. İnsanı incelten yazındır (edebiyattır). Onunla birlikte dili de öğreteceksin, dili de inceleteceksin... Türk dili dergisi bu söylediklerime önem vermiştir. Onunla ilgili sayılamaları belirtirsem; başka bir özellik de şu, başka dergilerde göremediğimiz anı, mektup, izlenim türlerine yer verilmiş bu dergide... Nedir bunlar diyorsanız, bu adını saydığım türler yaşamı daha içinden, daha sıcak kavratan yazın türleridir. Mektup, içtenlikle yazarsınız. Anılar da öyledir, yaşadıklarınızdır, duyumsadıklarınızdır. Anı yazarken, orada siz varsınız, insanın bütün coğrafyasıyla bütün incelikleri bütün nirengi noktalarıyla. Oradan insanı kavratan bir yere geliyor. Bunu önemli buluyorum. Türk Dili Dergisi'ni önemli buluyorum. Sözü uzatmayacağım, kısaltacağım. Şöyle söyleyeyim, Türk Dili Dergisi, bana göre, nerede ise sizlerle kurumlaşabiliyor. Kurum, ilkesi olan, bir ülküyü gerçekleştirme kararlılığı bulunan ve bu ülküyü gerçekleştirmek için kadroya sahip, kendi kamuoyunca kabullenmiş üretileri olan bir yapı demektir. Türk Dili Dergisi, -dergilerle aşağı yukarı ilgileniyorum, beş altı tanesine de yazı yazıyorum sürekli- 2500, öteki dergilerle düşündüğümüz zaman az sayı değil. Bu yeterli mi diyeceksiniz. Şöyle söyleyeyim, geline kocan kötü demişler, o da, babamın evinde hiç yok demiş. Onun için ben bu 2500 sayıyı önemli sayıyorum. Eleştiri olarak bu dergi için neler söyleyebiliriz? Türk Dili Dergisi'nde dizim ve dizgi yanlışlıkları benim hiç içime sinmiyor. Türk Dili Dergisi, kendi işleviyle, yapısıyla ve yazarlarıyla saygınlığını kabul ettirmiş bir dergidir. Orada diyelim ki dil konusunda bir kişi bir yazı yazmış. O yazmış bir dizgi yanlışı olmuş; okur onu doğrusu olarak kabul ediyor; oradaki dizgi yanlışı döndürücü bir örnek olarak sürüp gidecektir. Her dergiden önce Türk Dili Dergisi'nde dizgi yanlışı olmamak gerekir. Romanın, öykünün, şiirin dışı onda; tümcenin gelişinden siz onu kavrayabilirsiniz, ama, dili düzeltmeye kalkan yazılardaki yanlışlık, ters yönlere götürür diye düşünüyorum. Öbür yandan, özür dilerim, belki bazılarınızı üzeceğim ama, şiirde seçmeciliğe gidilmediği kanısı var bende. Seks şiiri yazan, beğendiğim şiirleri yazan hanımefendi gülerek bakıyor ama, bu, Osmanlı Bolulu'nun kanısıdır. Doğal olarak herkesin kendine göre şiir anlayışı olabilir, öte yandan bütün Türkiye'deki dergilerde gördüğüm; ya da, görmek istediğim diyeyim tümceyi değiştirerek şey şudur; şiirler dergilerde, boşlukları dolduran yama olarak kullanılmamalıdır. Şiire saygı, onun konumunu tatlı kılmakla olur diye düşünüyorum. Bunlar var... Soruşturmalar, tartışmalar dili, düşünceyi canlı kılan etkinliklerdir; bunlar sürdürülüp götürülmelidir yine... Öbür yandan Miskioğlu dergide bir şeye daha başladı, derginin yazarlarının yaşamöykülerini... Dünyamızda çeşitli alanlar için özel ansiklopediler, özel sözlükler var. O zaman dille uğraşan, dil emekçileri için bu yaşamöyküleri sürdürülmelidir, hatta giderek ilerde bir dilciler sözlüğü de oluşturulabilir. Bu derginin temel emekçisi, motoru Miskioğlu'dur. Ama, yazarları da, okurları da unutmamak gerekir. Miskioğlu başta olmak üzere, bu dergiyi yaşatan sizlere saygılar sunuyorum; sabrınızı kötüye kullanarak sözü uzattığım için de özür diliyorum efendim.

Ahmet Miskioğlu: Osman Bolulu’ya teşekkür ediyoruz. Şimdi Mehrizat Poyraz konuşacak. Mehrizat Poyraz, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisidir. Türk Dili Dergisi'ne özgün şiirleriyle katkıda bulunmaktadır. Türkçeyi, özellikle çağdaş gelişmelere uyum sağlayan bir bilinçle ve örnek bir yetkinlikle kullanmaktadır. Buyurunuz sayın Mehrizat Poyraz.

(Mehrizat Poyraz'ın bu toplantı için hazırladığı dilbilim üstüne açıklaması, gelecek sayımızda bağımsız bir yazı olarak yayımlanacaktır.)

Ahmet Miskioğlu: Mehrizat Poyraz'a teşekkür ediyoruz. Şimdi, Ömer Demircan... İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olan Doçent Doktor Ömer Demircan, adının önündeki bilimsel sanı kullanmayanlardandır. Kitap yazmayı kendine ilke edinen Ömer Demircan, son olarak, büyük boy 196 sayfa tutan "Türkçenin Sesdizimi" adlı yapıtını yayımlamıştır. Buyurunuz sayın Ömer Demircan.

(Ömer Demircan arkadaşımızın konuşması gelecek sayımızda yayımlanacaktır.)

 

Arat Ovalı

 

DAĞLARCA EĞİTİM KURULU'NDAN DUYURU[i]

"Türkçe Bir Söz Dendi mi I Unuturum Kendimi"

Bütün İlkokul Öğrencilerine Açık Yazı Yarışması

1. Bütün ilkokul öğrencileri yukarıda belirtilen konuyu en az 25, en çok 30 sözcükle işleyecekler, yazılarını öğretmenlerine vereceklerdir. Öğretmenler, öğrencisinin yazısını imzalayarak okul müdürlerine iletecekler. Müdürler topladıkları yazıları aşağıdaki yere gönderecekler.

2. Yazılar, Seçiciler Kurulu'na sunulacak. Değerlendirilen 40 (kırk) yazıya üçer milyon lira ile "Dağlarca Başarı Belgesi" verilecektir.

3.  Yazılar, en geç 23 Nisan 1997'den önce aşağıda belirtilen yere ulaşmış olacaktır. Kazananlar 20 Mayıs 1997 günlü gazetelerde duyurulacaktır.

DİLEK:

Katılacakların adı, soyadı, okul ve bulundukları yerlerin açıkça yazılmasını dileriz.

Milli eğitim müdürlerine, okul müdürlerine, öğretmenlere yardımları için şimdiden teşekkür ederiz.

YAZILARIN GÖNDERİLECEĞİ YER:

PK33 81302 KADIKÖY-İSTANBUL

Her duyuru 12.000.000.-TLdir. 122807 numaralı posta çeki hesabına yatırılarak başvurulur.

Dış kapakta her duyuru 24.000.000.-TLdir.

Tüm sayfa duyuru isteyenlere % 10 indirim yapılır.


 

[i]  İsmet Sungurbey, Vedat Günyol, Rükzan Günaysu, Ali Gevgilili, Konur Ertop

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2008