Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
fotoğraflar
iletişim

 

Sait Faik Üstüne Bir Anı

 

Ahmet Miskioğlu

Sait Faik'le ilgili yapıtımı[i] okurlarıma imzalarken hep şöyle sorularla karşılaştım:

"Sait Faik'le tanıştınız mı? Sait Faik'le arkadaşlık yaptınız mı?"

"Hayır, tanışmadım, arkadaşlık yapmadım; ben bilimsel bir araştırma yapıyordum, öykülerini, bütün yazılarını, şiirlerini inceleyerek nesnel bir sonuca varmaya çalışıyordum." diye yanıt verdim hep.

Bu yazımda Sait Faik'le nasıl tanıştığımı açıklayacağım; madem ki böyle bir soru var, yanıtlamak gerekir diye düşünüyorum şimdi.

Yıl 1948...

1949 olabilir... 1950, 1951 olabilir...

O yıllarda biz Haşet Kitabevi’ne sürekti gidiyoruz.

Haşet, o zamanlar, şimdiki gibi değil; sanki bir ekinsel etkinlik odağı, canlı mı canlı, kalabalık mı kalabalık! Sayısız çalışanı var, belli saatlerde izlenceler var, sayısız giren çıkan var...

Kitap sergileri, fransızca yayınlar, ingilizce, almanca, türkçe yayınlar... Eski yüzyıllara İlişkin yayınlar, yeni yayınlar... Her biri için ayrı bölümler...

Dolaşıyorum kitapların arasında.

O zamanlar, dolaşırız ama çok kitap satınalamayız, yeterince paramız yok. Çoğu zaman kitap satınalmadan utana utana çikarız Haşet’ten.

Dolaşıyorum kitapların arasında. Bir kitabı aldım elime. Evirdim çevirdim, karıştırdım sayfalarını; sonra yerine koydum. Bir el uzandı, benim bıraktığım kitabı aldı, kaldırdı, karıştırdı. Ben kitap sergisi önünde bir adım yürüdüm, başka bir kitabı aldım karıştırmaya başladım; sonra onu da yerine koydum. Aynı el uzandı, yerine koyduğum kitabı aldı, karıştırmaya başladı. Ben yürüyorum, başka bir kitaba baktım, bıraktım. Aynı elin bıraktığım kitaba gene uzandığını gördüm. Bu durum bütün kitap sergileri boyunca sürdü. Kitaplara bakıyorum, hep aynı el bıraktığım kitabı hemen benim ardımdan alıyor...

Bir süre sonra dergiler bölümüne geçtim. Yerli yabancı bütün dergiler var. Eksik yok. Bilmediğiniz, adını duymadığınız irili ufaklı dergileri orada görebilir, orada tanıyabilirsiniz. Bir dergiyi aldım elime, karıştırdım sayfalarını; bıraktım yerine...

Ben bıraktım; aynı el, uzandı, bıraktığım dergiyi aldi. Bu kez gerçekten merak ettim, döndüm baktım.

Döndüm baktım: Karşımda, Sait Faik...

Evet, Sait Faik karşımda...

Semaver'ini, Sarnıç'ını, Şahmerdan'ını, Medarı Maişet Motoru'nu, Lüzumsuz Adam'ını okuduğum Sait Faik...

Okuduğum; yapıtlarını ezbere bildiğim Sait Faik..,

İmrendiğim, yaşadığı yalnızlığı derinden duyumsadığım, çizdiği doğa betimlemelerini, insanlık sevgisini, kalabalık tinsel kargaşalarını okuya okuya ezberlediğim Sait Faik...

Sait Faik, bana göre tek kişi değil, bir kalabalıktı. "Kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içen" bir kalabalıktı o benim için; öykülerinde sergilenen, özdeşleştiği çevrelerin tümü birden Sait Faik'in kendisiydi; hiç kimsede görülmemiş biçimde yapıtında betimlenen doğa da, olduğu gibi, Sait Faik'le özdeşti, Sait Faik'ti gözümde... Onun öykülerinin tümü bir tek kişinin romanından başka bir şey değildi bana göre; o, bir roman kişisiydi, onu çok iyi tanıyordum. Bu uzaktan ama çok iyi tanıdığım kişi karşımdaydı şimdi.

Gülerek yüzüne baktım.

O da gülümseyerek, "Ne güzel dergiler!" dedi bana. Hayır "dergiler" demedi, o zaman henüz dergi sözcüğü pek kullanılmıyordu. "Ne güzel mecmualar!" dedi. Ben de:

"Evet!..." dedim.

Ve, döndüm arkamı, kapıya doğru yürüdüm, Haşet’ten çıktım, gittim.

İşte, Sait Faik'le tanışmamız böyle oldu. O, "Ne güzel mecmualar." dedi, ben de "Evet." dedim. Yalnızca birer tümcelik konuşmamız oldu. Ben çıkıp gittim, o sanırım arkamdan bakakaldı.

Ben ona diyebilirdim, "Siz Sait Faik'siniz, ben sizi tanıyorum, bütün yapıtlarınızı okudum. Yapıtlarınıza imreniyorum. Bir yerde oturup çay içerek biraz söyleşelim, yapıtlarınız üzerine bazı sorular sormak istiyorum. İmrendiğim öykülerinizi birer birer inceliyor ve değerlendiriyorum..."

Evet, böyle diyebilirdim, onunla arkadaş olabilirdim. Ama, olay budur. Bana soran okurlarıma yanıtımı olduğu gibi ortaya koyayım; Sait Faik'le tanışmamız işte böyle oldu.

Bunu sözlü olarak bir iki kez kimi dostlara anlattım. Sözgelimi, Sabahattin Kudret'e anlattım, Salâh Birsel'e, Naim Tirali'ye, Muzaffer Uyguner'e, Sami Karaören'e anlattım. Bir kez de çağrılı olarak gittiğim Adapazarı'nda Sait Faik töreni konuşmasında anlattım.

Dostlardan hangisi şu yanıtı verdi, şimdi anımsayamıyorum:

"Sait Faik, seni Haşet’te görünce, sezgisiyle onun yapıtlarını okuyup anladığını bilmiştir, duyumsamıştır, onun için seninle konuşmak istemiştir." Böyle dedi dostlarımdan birisi.

Sonradan Naim Tirali ile konuştuğumda değişik bir değerlendirme yaptı. "Sait Faik'le tanışmanızın böylece kalması çok daha iyi olmuştur. Çünkü o yaradılışı gereği hiç kimse ile anlaşamıyordu zaten, dostu yoktu onun, Oktay Akbal da yazmıştır bu konuyu."

Doğrudur. Yapıtlarını dikkatle inceleyenler de görebilir yaradılışındaki derin "yalnızlık" çizgisini.

Zaten, yalnızlık duygusu, onun yapıtlarının ana izleklerinden biridir.

 

 


 

[i]  Ahmet Miskioğlu, Sait Faik, (yaşamı, kişiliği, sanatı, yapıtları), Altın Kitaplar Yayınları, İstanbul 1991, 2. basım, 240 sayfa.


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2008