İki Ayın
İçinden
Uğur
Mumcu Öldürüldü
Uğur Mumcu,
24 Ocak 1993 günü saat 13.15 saralarında arabasına binip
kontak anahtarını çevirince, gizlice yerleştirilmiş bombanın
patlaması sonucu yaşamını yitirdi.
Uğur Mumcu,
Türkiye Cumhuriyetiyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilkeleriyle
özdeşleşmiş bir insandı.
O, tam
bağımsız bir Türkiye'den yanaydı; ilkeler
sulandırılmamalıydı. Emperyalizme, terörizmin her türlüsüne
karşıydı. Atatürkçü, laik ve özgürlükçüydü; insan haklarını
savunuyordu, hukukun üstünlüğünü savunuyordu. Sürekli
araştırarak aydınlatıcı yazılar yazıyor, yığınları kendine
bağlıyordu. Hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların,
yobazların ipliğini pazara çıkarıyordu...
Uğur
Mumcu'nun öldürüldüğü öğrenilince kalabalıklar birden ayağa
kalktı. İlk kez böyle bir şey oluyordu. Yüzbinler, milyonlar
açık açık bağırdı... Herkes laikliğe bağlılığını,
Türkiye'nin yanlış yola saptırılmayacağını,
saptırılamayacağını açık açık yineledi.
Türkiye,
hiçbir zaman İran olmayacaktı.
Milliyet
gazetesi yazarı Altan Öymen şöyle dedi: "Şu kadar yıldır
gazetecilik yapıyorum, böyle bir şeyi ne gördüm, ne
işittim." Oktay Akbal da "Atatürk işte böyle gelir." dedi.
Cumhuriyet gazetesinde de "Adımız Gibi Biliyoruz" başlıklı
yazıda şöyle denildi:
"Uğur
Mumcu'nun şehit edilmesi toplumda şimdiye kadar eşine
rastlanmamış bir tepki yarattı.
Yurt
düzeyinde dalga dalga yükselen duygular, insanları kanlı
cinayet üzerinde ister istemez düşünmek zorunda bırakıyor.
Lanetlenen
suikastın Uğur Mumcu'nun bedeninde somutlaşan hedefle
sınırlı kalmadığı kamuoyunda artık bilinmektedir. Toplum
sevgili Uğur'un kişiliğinde simgeleşen değerlerin neler
olduğunu biliyordu. Bu değerler, Türkiye Cumhuriyeti'nin
varoluşunu sağlayan temel ilkelerdir. Ancak bu kadar da
yetmez, yaşadığımız günlerin anlamını artık daha açık seçik
ortaya koymanın zamanı gelmiştir.
Cinayeti
kimin ya da hangi örgütün işlediğini elbette bilmiyoruz. Ama
kimlerin ya da hangi karanlık güçlerin bu suikastı
düzenleyebileceğini çok iyi biliyoruz.
Katillerin
gerekçelerini de madde madde saymak olanağına sahibiz.
Ortadoğu'nun terör topografyası aşağı yukarı belirlenmiştir.
Lozan'la hukuk temeli atılmış laik Türkiye Cumhuriyeti'nin
milli misak sınırları içinde katılımcı demokrasiyi sağlıklı
bir düzene dönüştürmesini içine sindiremeyenler, sınır
ötesinde ve sınırımız içinde örgütlenmişlerdir. Bunlar çok
iyi biliyorlar ki Anadolu halkı insan hakları ve temel
özgürlükleri içeren bir rejimin barışçı ortamında yaşamak
istiyor.
Terör ise
kanla beslenen bir vampir gibidir.
Vampirin
aydınlıkta değil karanlıkta iş görebileceği bellidir. Laik
Türkiye Cumhuriyetini bölüp parçalamak ya da ortaçağ
şeriatına bağlamak isteyen güçlerin bölgede hangi odaklarda
yuvalandığı da bir sır değildir.
Uğur Mumcu
işte bu karanlık güçlerin kurbanı olmuştur.
Türkiye'de
kamuoyu Mumcu suikastında laik cumhuriyetin varlığını
kundaklamak isteyenlerin izdüşümünü görebilmiştir;
cumhuriyet devrimiyle birlikte kurulan Cumhuriyet gazetesine
yönelik saldırıların bizim yürüyüşümüzü durduramıyacağını
dünya âlem bugüne kadar anlamış bulunmaktadır.
Karanlık
güçlerin her ne pahasına olursa olsun yenilgiye
uğratılacağını adımız gibi biliyoruz."
HÜKÜMET
BİLDİRİSİ
Uğur
Mumcu'ya yapılan suikast nedeniyle binlerce, milyonlarca
kişi yürüdüğü gibi, kişiler, demokratik kitle örgütleri,
kurumlar, kuruluşlar, bir araya gelen sayısız gruplar
bildiriler yayımladı. Ülkede tam bir bilinç birliği oluştu.
Bu arada 29 Ocak 1993 günü Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin
de bildiri yayımladığı görüldü. Bu bildiriyi aşağıya
alıyoruz.
"Bakanlar
Kurulu, bugün yapmış olduğu toplantıda, kamuoyuna mal olmuş
bulunan menfur suikast olayı ile ilgili olarak, yüce Türk
milletinin bilgilerine aşağıdaki hulusları sunmayı
kararlaştırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk
milliyetçiliğinden hız ve ilham alan bir cumhuriyettir. Bu
cumhuriyet, insan haklarına dayanan ve hukukun üstünlüğüne
saygılı bir hukuk devletidir. Bu cumhuriyet, laik bir
cumhuriyettir. Bu nedenle devletimiz düşünce, din ve vicdan
özgürlüğüne saygılı olup, bunların tam olarak uygulanması
konusunda her türlü tedbirleri almaya kararlıdır. Türk
devleti, cumhuriyetin bu temel ilkelerine karşı olabilecek
her türlü düşünce ve hareketi hukuk devleti içinde kalarak
ve hukuka saygılı bir şekilde en kısa sürede yok etmeye
kararlıdır. Ülkemizin bütünlüğüne, milletimizin birliğine ve
cumhuriyetin temel ilkelerine, yüce milletimizin tüm bir
inanç içinde bağlı olduklarını görmekten gurur duymaktayız.
Bunun için de Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak, yüce
milletimize şükranlarımızı sunuyoruz."
Kültür
Bakanlığı Müsteşarı "Emre Kongar”ın TYS Genel Başkanı Oktay
Akbal’a yazısı
Sayın
Akbal,
5 Ocak 1993
tarihli mektubunuzda, basından öğrendiğiniz bir konuya
dikkatimizi çekmiş ve bazı yazarlarımızın "yararsız"
görülerek ders kitaplarımızdan çıkartıldığını bildiren
haberle ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi istemiştiniz.
Gerçekten
de bu haber, doğrulanmasıyla Türkiye'nin demokratikleşme
çabalarını yoğunlaştırdığı ve sansür ve benzeri uygulamalara
son vermek uğraşısı içine girdiği bir dönemde son derece
rahatsız edici olacaktı.
Ne var ki,
Milli Eğitim Bakanlığı'nda, ders kitaplarının
düzenlenmesiyle ilgili birim olan Talim Terbiye Kurulu
Başkanı Sayın Yusuf Ekinci ile Bakanlığımız danışmanlarından
sayın Hasan Bülent Kahraman'ın kurduğu ilişki sonucunda
haberin gerçek dışı olduğunu, en azından kendilerinin
söylediği kadarıyla öğrendik.
Gene de, bu
sonuçla kendimizi rahatlamış saymıyoruz. Çünkü, Türkiye'nin
çağdaşlaşmasının Milli Eğitim Sistemi'nde geçirilerek köklü
dönüşümlere bağlı olduğuna içtenlikle inanıyoruz. O
sağlanmadan ve örneğin Talim Terbiye Kurulu türü
uygulamalara daha demokratik ve katılımcı bir içerik
kazandırılmadan bu kaygıların sürüp gideceğini, iktidarların
değişmesiyle de farklı ve istenmeyen uygulamaların
yönetimlere egemen olacağını da biliyoruz.
Bu nedenle,
Kültür Bakanlığı olarak, başından bu yana gösterdiğimiz
çabaları bundan böyle de sürdüreceğiz ve sistemin, daha
demokratik ve çağdaş bir yapıya kavuşturulmasına
çalışacağız.
Türkiye
Yazarlar Sendikası'nın ve öteki demokratik kitle
kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerini ve doğrultudaki
katkılarını bekliyoruz.
Başarı
dileklerimle, saygılarımı sunarım.
Emre Kongar
Müsteşar
Yekta
Güngör Özden
Egit-Der
adına Mustafa Gazalcı'nın çıkardığı, Yazı İşleri
Müdürlüğü'nü de Osman Bolulu'nun yaptığı abece dergisinde
(Şubat 1993, sayı 87) yazdığı yazıda Anayasa Mahkemesi
Başkanı Yekta Güngör Özden şöyle diyor:
"Eğer
laiklik bugünkü gibi saptırılıp suçlansaydı, ulusal
birliğimiz 1925'lerde tehlikeye düşerdi. Ulusal birliğin,
dinsel ve etnik köken gözetilmeden sağlanması, ulusal
dayanışmanın sürdürülmesi hep laiklikle olmuştur. Doğudaki
Türk cumhuriyetleri laikliği benimseyen ülkemizi örnek
almaktadırlar. Laikliğe karşı çıkanların bilim ve uygarlık
düzeyleri, dinsel ve mezhep savaşları ortadadır. İnançlar
için dökülen kanlar, ayrımcılığın sakıncaları somut biçimde
belirgindir. En temel ölçü insanlıktır. İnançlar, inananla
inandığı arasında kafa ve yürek bileşkesinden kaynaklanan
ışıklı bir yoldur. Laiklik barışın, mutluluğun, güvenliğin
de ortamıdır."
Asım
Bezirci'nin Emeği
Asım
Bezirci arkadaşımızın yapıtlarının sayısı yaşını da aştı,
boyunu da aştı! Onun yapıtlarını üst üste koyacak olursanız,
boyundan yukarılara yükselir; 70 yaşa ulaşmasına ise daha
çok zamanı var...
Asım
Bezirci'nin 70. yapıtı olan "Edebiyat ve Sosyalizm "-ki,
Sovyetler Birliği'nin ilk Kültür Bakanı olan Luna Çarski'den
çevirmiştir- Yön Yayınları'nca bu sıralarda yayımlanıyor.
Nesnel
eleştirinin öncülerinden olduğu kabul edilen Asım
Bezirci'nin bazı yapıtları şunlar: Çok Kapılı oda, Günlerin
Götürdüğü ve Getirdiği, Bilimden Yana, Okudukça, Abdülhak
Hamit ve Tarık Yahut Endülüs Fethi, On Şair, On Şiir...
Öğrendiğimize göre 71. yapıtı "Türk Halk Şiiri" de pek
yakında dizgiye verilecekmiş...
Asım
Bezirci'nin yoğun çalışmalarının sürmesini dileriz.
Arat OVALI