Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

İki ayın içinden

 

26 EYLÜL DİL BAYRAMI ETKİNLİKLERİ

 

Dil kurultayının 60. yıldönümünü nedeniyle çeşitli etkinlikler gerçekleştirildi.

P.E.N. Yazarlar Derneği, hazırladığı geniş bir izlenceyle İstanbul’da, İzmir'de, Adapazarı'nda, Edirne'de dil bayramını kutladı. Bu olay, uluslararası Türk yazarlarının dile nasıl sahip çıktığının da kanıtıdır. Devlet, dil devrimine, özleşen gelişen Türkçeye sahip çıkmazsa, Türk yazarı sahip çıkar, Türk ulusu sahip çıkar. Nitekim, 60 yıldan beri Türk yazarının aldığı yol, bunu kanıtlamaktadır...

İstanbul'da, Kadıköy Belediyesi Caddebostan Sanat Merkezinde saat 15.00 te yapılan toplantıya Şükran Kurdakul, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Adnan Özyalçıner, Ahmet Miskioğlu, İbrahim Işık, Özgür Yakın konuşmacı olarak katıldı.

İzmir'de Bornova Kültür Merkezi'nde saat 15.00 te oluşturulan etkinliğe Nahit Ulvi Akgün Prof. Dr. Özdemir Nutku, Mehmet H. Doğan, Eftal Sevinçli katıldı.

Adapazarı'nda Belediye Nikâh Salonunda Prof. Dr. Bedia Akarsu, Sami Karaören, Mehmet Başaran yer aldı.

Türkiye Yazarlar Sendikası'nın düzenlediği toplantı, 28 Eylül Pazartesi günü saat 16.00'dan başlayarak Beyoğlu Muammer Karaca Tiyatrosu'nda gerçekleştirildi:

Prof. Dr. Bedia Akarsu'nun açış konuşması yaptığı bu toplantıda, Ömer Asım Aksoy'un Ankara'dan gelen bildirisi okundu. Sonra Özcan Başkan ve Konur Ertop konuşma yaptı. İkinci Bölümde, Sami Karaören'nin yönettiği bilimsel söyleşiye Yusuf Çotuksöken, Oya Adali, Dr. Ömer Demircan katıldı. {Küçük bir im: TYS'nin düzenlediği bu toplantı, gelecek sayımızda ayrı bir bölüm olarak okurlarımıza sunulacaktır)

12 Eylül'de emir komuta zinciri içinde kurulan bol ödenekli Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu da 26 Eylül’de Dolmabahçe Sarayı'nda Uluslararası Türk Dil Kongresi topladı.

P.E.N.’nin İstanbul Toplantısı  

P.E.N. Yazarlar Derneği'nin İstanbul toplantısını Türk Dili Dergisi başından sonuna değin izleyebildi. Toplantı, Şükran Kurdakul'un açış konuşmasıyla başladı.

Şükran Kurdakul şöyle, dedi:

"Genç Kalemler" devinimi -belki de Ömer Seyfettin gibi bir ustanın öncü olmasından ötürü, yani iyi bir sanatçı ve bugün de rahatça okuyabileceğimiz bir öykücü olduğundan ötürü- beş altı yıl içinde rayına oturtmuştur kültür savaşımında Türkçe dil bilincini.  Ama Yahya Kemal bile kendi kendini arındırma çabasına düşmüştür. Ahmet Haşim, 1920'den sonra -bu bilinir- ,artık Türkçe sözcüklerle düşünmeye başlamıştır. Demek ki toplumsal olaylara etken olan belli zamanlarda bazan kişiler de oluyor, şimdi doğal olarak en önemlisi, onların yapmak istedikleriyle 1932'den, ilk kurultaydan sonra Türk Dil Kurumu'nun yaptıkları arasındaki ayrımdır. Eskiler, Arapça, Farsça sözcük köklerinden dil yaratmaya çalışmışlardır. Sözgelimi, Namık Kemal -Yahya Kemal'in anılarında okudum, yanılmıyordur her halde- "hür" sözcüğünden "hürriyeti uydurmuş, yani yaratmış. Yani görülüyor ki onlar Türkçe olmayan bir dilden yeni kavramlara karşılıklar aramaya çalışmışlardır...

Dil uzmanlarının belirttiklerine göre Türk Dil Kurumu temel olarak Türkçe sözcüklerden yeni sözcük yaratmayı amaç edinmiştir. O bakımdan toplumbilim düşüncesiyle ortaya koyarsak Türk Dil Kurumu'nun işlevini ulus olma bilincine varmış olan bir topluluğun artık sadece Arapçaya Farsçaya başkaldırması olayı değil aynı zamanda kendi dilini bulma, o halde Türk insanının dilini yaratma çabasıdır. Kültür savaşımında ulusal bilincimizin simgesi olan "ses bayrağımız" rayına oturmuş ve çağdaş bir düzeye ulaşmışızdır.

Şimdi sözü Ahmet Miskioğlu arkadaşımıza vereceğim. Kendisi, Türk Dil Kurumu kapatıldıktan sonra altı yıl boyunca tek başına, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'da çağdaş Türk Dili Dergisi'ni çıkarma onuruna ve utkusuna sahiptir. Varsın anayasanın 134. maddesi uyarınca kurulan Atatürk Kültür Kurumu -sureta diyeceğim gene- uzmanlarından oluşan bol ödenekli kişileriyle açılsın Dolmabahçe, biz dilimizin savaşımcıları olmaktan onur duyacağız”

Ahmet Miskioğlu

"Böyle geniş çapta, İstanbul'da, İzmir’de, Adapazarı'nda, Edirne'de dil bayramı törenleri düzenlemelerinden dolayı Şükran Kurdakul'un kişiliğinde bütün Türkiye P.E.N. Yazarlar Derneği üyelerini kutluyorum. Dile sahip çıkıldıkça mutluluğumuz artmaktadır. P.E.N’in her yıl bu tip etkinliklerini sürdürmesini de dilerim. Türk Dil Kurumu'nu kapatanlar, Türk dilinin savunulmasının durdurulamayacağını anlamalıdırlar. Türk Dil Kurumu gibi cumhuriyetimizin temelinde yeri bulunan ekinsel etkinlik, bilimsel emek odaklarını zedelemeye kalkanlar ulusumuza en büyük kötülüğü yapmış olmaktadırlar. Bu kötülüğe, kuşkusuz karşı çıkılacaktır. Kuşkusuz, uyuyor sandıkları birileri ayağa kalkacaktır. Bayrağı yere düşürmeden, bayrak yarışı sürdürülecektir.

Cumhuriyet dönemine gelinceye değin Türk dilinin benliğini yitirecek ölçülerde ezildiği dönemler olmuştur. Prof. Barthold diye bir bilim adamı var. İstanbul Üniversitesinde dersler de vermiştir. Sanıyorum 30 lu yıllarda. "Orta Asya Türk Tarihi Üstüne Dersler" adlı yapıtı da yayımlanmıştır. Sanıyorum, İstanbul Üniversitesi'nde anlattıklarından oluşur bu yapıt. Barthold, şöyle der orada: “Arap ve Iran uygarlığının Türklere etkisi o ölçüde güçlüydü ki Türk dili hiçbir yerde devlet ve uygarlık dili olamadı. Türk dünyasının en batısında Anadolu'da bile devlet dili Arapça idi."

Ya işte böyle... Bizim için çok ibret verici değil mi? Türk devleti, Türk dilini tutmuyor, Türk dilini beğenmiyor, sevmiyor. Korkunç bir şey bu.

Ancak düştüğümüz bu durumdan kurtulmamız için yüzyıllar boyunca uyarılar yapanlar olmuştur. Bunlardan bir tanesi sözgelimi, herkesin bilindiği Aşık Paşa'dır. 1272 ile 1333 yılları arasında yaşamış olan Aşık Paşa Garibnâme diye bir din yapıtı yazar. O dönemde din kitapları hep Arapça yazılıyordu. Sanki hiçbir Türkün kendi dininin inceliklerini öğrenmeye hakkı yoktu. Aşık Paşa, yapıtını Türkçe yazar, önsöz diyebileceğimiz baş kısmında (Söyledikleri kuşkusuz Türkçenin ta 13., 14. yüzyıllarda yapılmış bir savunmasıdır.) şöyle diyor:

“Her dilin kuralları vardı. Bütün düşünenler bu kurallara uyuyordu. Türk diline kimse bakmıyordu. Ben Garibnâme’yi, Türklerin de Tanrı'yı anlaması için Türkçe yazdım. Kimse dile bakıp anlamı hor görmesin. Türkler de o Tanrı'yı Türk diliyle anlasınlar, Tanrı'yı anlamaktan yoksun kalmasınlar.

'Anlamın, Tanrı'nın yalnızca bir tek dilde bulunduğunu sanmayınız. Hiç kuşkusuz bütün diller anlamı, tanrıyı söyler. Bütün dillerde söylenen o sözdür. Bütün gözlerden gören o gözdür.'

Özür diler gibi Türkçeyi savunuyor Aşık Paşa. Bu; yüzyıllar ötesinden bir uyarmadır da. 20. yüzyıla, dil devrimine gelinceye değin yüzyıllar boyunca böyle bireysel uyarmalar yapılmıştır. Ama 20. yüzyılın sonunda bile, Devlet, hak, hukuk tanımayarak Türk dilini savunanları ezebilmektedir.

"Hak, hukuk" diyorum; ama asıl hakkı ve hukuğu benden sonra konuşacak olan Sayın Prof. Dr. İsmet Sungurbey en güzel bir biçimde, en geniş bir biçimde ortaya koyacaktır.

Diyeceğim şu: Bugün de Devlet, hakkı ve hukuğu çiğnenerek dilin Türk dilinin gelişmesini engellemeye çalışıyor. Sen kalk amacı Türk dilini geliştirmek olan Türk Dil Kurumu'nu kapat. Sonra da kalk, onun bütün olanaklarını elinden alarak tam karşıtlarının eline ver. Türk dilini biraz sevseler bunu yaparlar mı? Evet, Türk devleti Türk dilini sevmiyor. Eskiden böyleydi, bugün de böyle. Ancak, dili devlet tutmazsa, ulus tutar, ulus tutuyor. Halk tutuyor. Bu bakımdan, P.E.N. Yazarlar Derneği'nin geniş çapta dil devrimini anma toplantıları yapması bizi çok sevindirmiştir. Türk dilinin bugün ulaştığı üstün aşama zaten yazarlarımız sayesinde olmuştur. Yazarlarımızın, ozanlarımızın, sanatçılarımızın elinde Türkçe bir hayli gelişmiştir. Özleşmiştir. Arı - duru bir görünüm kazanmıştır. Bu gelişme kuşkusuz sürecektir. Devletin başına geçenler hala buna ayak uyduramamaktadır."

Şükran Kurdakul: Sayın İsmet Sungurbey'den söz almasını rica ediyorum.

Prof. Dr. İsmet Sungurbey

Basında çok yazıldı, çok değerli hukukçu arkadaşlarımız Türk Dil Kurumu'nun paşa tasarruflarıyla kapatılmasının bir hukuk cinayeti olduğunu çok yazdılar. Gerçekten de yüce Atatürk her şeyini bu ulusa bağışladı. Buna karşılık bir şey istedi. İş Bankası'nda hisse senetleri var. Bunların geliri Tarih ve Dil Kurumuna verilsin dedi. "Baba oğluna bir bağ bağışlamış, oğul babaya bir salkım üzüm vermemiş." Onu bile çok gördüler. Dünyanın her toplumunda bir adamın son isteği kutsal sayılır. Bu kutsal isteği de çiğnediler. Rahşan Ecevit o zaman güzel bir söz söyledi; -kendisiyle aynı görüşte değilim, bunu belirtmek isterim- o söz çok hoşuma gitti. "Heykellerini diktiler, ilkelerini gömdüler.'' Çok güzel bir söz, hiç unutmam.

Şimdi bu o kadar çok hukuk ilkesini birden yıkıyor ki, bir taşla birçok kuşu devirir gibi. Bir kere, Anayasamızda herkes mülkiyet ve miras hakkına sahiptir diye bir madde var. "Bonn Anayasasından alınmış. Doğru anlamı, herkes mülkiyet güvencesine, miras güvencesine sahiptir... İşte yıktığı baş ilke budur. Bu kurumların tüzel kişilikleri vardı ve gelirleri vardı. Bunları yok ettiler.

Bunların derhal düzeltilmesi lazım.

Bütün eski partileri yeniden açtılar, zaman tünelinden çıkar gibi. Ama, Kurum konusu gelince, bir kıpırdama yok. Laf üretmekle vakit geçirildi. Yüce Ata'nın vasiyetini çiğneyen tasarrufları bir yasa ile kaldırıp eski hale iade etmektir. "Adalet”i gerçekleştirmektir bugünkü yöneticilerin görevi. Vakit geçirmeden bunu yapmaktır görevleri.

Daha pek çok hukuk işlerine aykırı durumlar var. Sözü uzatmak istemiyorum.

Bu arada... Şöyle bir durum ortaya çıktı. Atatürk; iş Bankası hissesinin yüzde 27’sinin gelirlerini kurumlara bırakmıştı. Bunlar tuttular, sermaye arttırımına gittiler. Kapatılan Halk Partisi kurumlara mektup yazdı. Çünkü Kurum mülkiyet sahibiydi, Halk Partisi yöneticiydi. "Bilmiş olunuz, sermaye arttırımına gidiyoruz; Kurumların gelir hakkı yüzde 27'den binde bire inecektir" diye bir mektup gönderdiler, kapatılmadan önce. İlkin Halk Patisi uğraşmıştır Türk Dil Kurumu'nun ve Tarih Kurumu’nun gelirlerini kesmek için. Ben o zaman kurumları savundum. Onların avukatı bir profesör arkadaş bir kitaba dayandı, Alman hukukunda bir kitaba... Baktım, bunda bir bit yeniği var dedim. Kitap, muteber bir kitap. Halk Partisini haklı çıkaracak... 1913’lerde Alman imparatorluk mahkemesinin verdiği bir karara dayanır o kitap. Tuttum, onu buldum kitaplıktan. Karar tam tersini söylüyor. O kitaba yanlış özetlenip geçirilmiş, unun üzerine, kitabın 13. baskısını yapan Profesör Sittem'e bir mektup yazdım. , "Kitapta böyle diyorsunuz ama..." Tabii, ondan önceki yazarlar, çünkü her baskıyı başka hocalar yenilemiş... Adamdaki dürüstlüğe bakın, bana hemen yanıt vererek: "O kararı okudum, biz bunu bu kitabımıza yanlış geçirmişiz. Sız haklısınız, Kurumlar haklıdır." dedi. Biz de durumu Kurumlar olarak Yargıtay'a ibraz ettik, öne sürdük ve Halk Partisi'nin davasını reddettirdik. Yoksa Halk Partisi kendi bozacaktı, gelir benimdir diyecekti.

Şimdi yeni durum. Atatürk iş Bankası hisse senetlerinin yüzde 27’sinin gelirini vasiyet etmiş. Böyle olursa bu kuramlar yeniden canlanabilir. Ekonomik bir yüze kavuşabilir. Daha o zaman 12 Eylül’den sonra, o sıralarda Halk Partisi İstanbul ve Ankara hukuk fakültelerinden üç profesörden "fetva" aldı. Dedi ki: "Sermaye arttırdık dış kaynaklardan, öyle ise kurumların hakkı yüzde 27'den binde bire inmiştir. " Hava alacaktık. Ona karşı da Cumhuriyet gazetesinde yazı yazdım, "Medeni Hukuk Sorunları" kitabıma da koydum. "Bu fetva sahte bir fetvadır. Kurumların hakkına kimse dokunamaz. Yüzde 27 hakları, dava etme hakları saklıdır," Bu, benim “Medeni Hukuk Sorunları" kitabımın 5. cildine de geçmiştir. Ölüm var kalım var, dil davası savaşçısı arkadaşlara bu kitapta bu yazının bulunduğunu haber veriyorum.

Şimdi ben hukuk dilinin Türkçeleşmesi açısından birkaç söz söylemek istiyorum. Bildiğiniz gibi her ülke hukukçuları tutucu "muhafazakâr" gruplar... Onun için bu iş kolay olmamıştır. Her alanda özleşme oldu ama, bu iş savaşla oldu. Çünkü Miskioğlu'nun işaret ettiği gibi özellikle "Fıkıh" yanı eski hukuk kitapları tümüyle Arapça yazılıydı. Onun için 19. yüzyılın 2. yarısında Cevdet Paşa'nın bu dağınık, karmakarışık, anlaşılmaz Arapça kitaplardan o zamana göre güzel bir Türkçe ile özellikle sözdizimi bakımından Mecelle'yi kaleme alması gerçekten de ileri bir adımdır. Çünkü "kadılar, "hakimler" Arapça kitapları anlamıyorlardı. Oturdu güzel bir Türkçe ile bir "Kanunname" hazırladı.

Orada da sözcüklerin yüzde doksanı Arapça, Farsça.  Güzelliği, Türkçe sözdizimine uygun oluşu. Türkçe sözler var. Sözgelimi; nesne dek, akçe gibi Türkçe sözcüklere de yer vermiş. 1926'da "Medeni Kanun"u çevirdiler. Fakat bu yer yer çeviri kokar. Onda da eski "kelimeler” var. Çünkü henüz dil devrimi başlamamıştır. Dil devrimi başladıktan sonra İcra-İflas yasasında terimler Türkçeleşti ve Borçlar Yasası'ndakilere de bunu yaydılar.

Sonradan Türkçeye gönül veren hukukçuların, hocaların, Yargıtay üyelerinin, yazarların çabalarıyla özel hukuk dili de kendiliğinden özleşti. Ama Medeni Kanun'un dili ve fosil bir dil olarak kaldı. Bundan 70 yıl önceki dil olarak kaldı. Onun için çocuklar anlamaz. Bunları değiştirmek gerek.

Beş on yıl önce Bandırma'da "Mustafa Kemal Atatürk ve Hukuk Devrimi" diye bir konferans toplandı. Rahmetli hocamız Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da geldi. O konferansta ben söz aldım. Dedim ki: "Mustafa Kemal Atatürk'ün nutkunu 'Söylev’ diye gençliğin de anlayabileceği bir dille çevirdi, zaten gençliğe sesleniyor, sonunda belli. Bununla da kalmayıp Medeni Yasa"mızı da Türkçeleştirdi. Onun için Konferansa, öneriyorum: Şu 70 yıl önceki fosilleşmiş dil artık kaldırılsın ve hocamız Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun çevirdiği öztürkçe metin yasalaşsın.

Böyle söyledim. Bandırma Konferansı’nda önerim oybirliğiyle kabul edildi. Velidedeoğlu hocamız da çok sevinmişti.

Beni dinlemek lutfunda bulunduğunuz için candan teşekkür ederim.

Şükran Kurdakul: Sungurbey'e teşekkür ediyorum. Öykü yazarı Türk Dil Kurumu öykü ödülü de kazanan Adnan Özyalçıner arkadaşımıza veriyorum mikrofonu.

Adnan Özyalçıner

Hepinize merhaba. Yollarda yürürken dükkânlara bakıyorum, her yönümüzde batı dillerinden gelmiş bilmediğimiz sözcükler. Kültür emperyalizminin bize getirdiği ve bizim de yavaş yavaş alışkanlık halinde baş eğdiğimiz, boyun eğdiğimiz bir olay durumuna geldi.

Bu, bizim sözdizimimizi de bozuyor. Bir dilin doğru konuşulması, yazılması, anlaşılması için sözdiziminin kurallara uygun olması gerekir.

Biz belki kendimizi kurtarabiliriz bu yozlaşmalardan. Bu böyle giderse, çocuklarımızı kurtaramayacağız.

Konu nereye geliyor? Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasına geliyor. Halkla birlikte, halk özüyle çalışan Türk Dil Kurumunun darbecilerce kapatılmasına geliyor. Darbeciler neden kapatıyor? Çünkü Türk Dil Kurumu'nun yaptığı ilerici şeyler... Onlar ileriye gitmek istemiyorlar ki; Türkiye’yi geriye götürmek istiyorlar. Siyasal darbeyi yaptıktan sonra, kültürel darbeyi yapıyorlar. Sanıyorlar ki kültürel darbeyi yaparlarsa siyaseti geriye götürmüş olacaklar. Onlar bunu yapıyorlar, yaptıktan sonra da, bütün olanakları kapattıkları Türk Dil Kurumu'nun karşıtlarına veriyorlar. Her şeyin altüst olduğunu görüyoruz. Yazım kılavuzumuzda zaten kurallarımız çok oturmuş, çok belirlenmiş değildi ama, gene de kapatılan Türk Dil Kurumu zamanında belli bir sistem içinde yürüyordu, gün geçtikçe de olgunlaşıyordu. Bunlar her şeyi altüst ettiler. Evet, her şey altüst olmuştur. Çare?.. Çare?.. Milli Eğitim Bakanlığı geliyor usumuza. Kültür Bakanlığı geliyor...

Türk Dil Kurumu'nun yeniden açılması usumuza geliyor. Ancak bu konuda niçin ses soluk çıkmıyor? İşte CHP açıldı. Öteki partiler de kendi adlarına kavuştular. Türk Dil Kurumu'nu niçin açtırmıyorlar? Bu konuda başka bir korkularının olduğunu sanıyorum. Bilmiyorum korkuları ne?

Bugün dil bayramı. Bayramda şeker, lokum, baklava yenir. Onun için ben Dedekorkut’tan, Evliya Çelebi'den ve Ataçtan şeker, lokum niyetine size parçalar sunacağım."

Adnan Özyalçıner örnek parçalar okuyarak sözünü bitirdi.

Şükran Kurdakul: Biz bir toplantıyı düzenlerken, bir öğretmen arkadaşla bir öğrencimizin de bulunmasını istedik. Şimdi İbrahim Işık arkadaşımıza söz vereceğim. Derneğimiz adına kendisine teşekkür ederiz.

İbrahim Işık

"Gençleri, öğrencileri yeni bir insan yapabilmek, geleceği hazırlamak için kullanabileceğimiz tek araç dil... Toplumun dinamik akıp gidişinde kendi açılarından kötü bir şey sezenler kendi kötü çıkarları açısından hemen "dil’e, 'eğitim'e el attılar. Yakın geçmişimizde ve uzak geçmişimizde bu hep böyle...

25 yıldır gençlere felsefe öğretiyorum, öğretmeyi sürdürüyorum, ne mutlu ki... Ve onlara aydınlığı, felsefenin bir ışık olduğunu öğretmeye çalıştım. Prometheus'un yürekliliğini onlara göstermeye çalıştım. Gençlerdeki gizilgüce olan inancımı hiç yitirmedim.

Bugün, gençlerin dilsel evreni, 15 yıl öncekilerin dinsel evreninden çok ayrımlı. Başka bir dille konuşuyorlar. Bence dil, insanoğlunun evrene bakışının ve onu algılayışının bir aracı. O da yaşadığı uygarlıkla bütünleşiyor. Peki ne yapmalı? 15 yıl öncekilerin saptamalarından yola çıkmalıyız. Onlar, bugün bile çoğumuzun hala göremediği birtakım doğruları saptamışlardı, Dediler ki:  "Kültür emperyalizmi var! Ama bu ekonomik emperyalizmin bir devamıdır. Onunla savaşmadan kültür emperyalizmi engellenemez”

Batı kapitalist düzeninin varabileceği en ileri aşama -politika bilimi bunu söylemjş- saldırganlık ve sömürü odaklarını genişletme aşaması... Bu aşama, yaşanıyor. Onun için gençleri yeniden dünyadaki düzenler ve Türkiye'nin düzeni konusunda bilgilendirmek; bilenlerin, aydınların en büyük görevi bence. Bugün, bilgisizlik egemen. Bilgilenmek coşkusunun, isteminin söndüğünü fark ediyorum. Gençler bilgi isteminde değildir artık.

Artık gençlerin istemi başka. Ne istiyor gençler? Onu da değerli Önay Sözer'in çözümünde farkettim. Giderek insanlar, gençler "kod”lanıyor. Çağımız 'kod'lanma çağı. Bilgi çağı değil. Neye kodlanıyor? Çamaşır yıkama tozu milyarderlerinin çıkarlarına kodlanıyor. Onu izleyerek, arkasından ikinci gıcıklayıcı görüntü görecek ve ona kodlanıyor. Çığırtkan Amerikan züppelerinin yaygaralarına kodlanıyor. Bilgi yok evrenimizde artık. Sorunlar çok boyutlu. Aydınlara büyük görev düşüyor. Bu bir savaşım. Sokrates, bu savaşımın içinden ölüme seve seve gitmiştir.

Savaşımı sürdürmek zorundayız. Dil savaşımı da bunun bir parçasıdır. Son on yıl içinde oturttular bu durumu. Amaçları belli. Batı sömürgeciliğinin, emperyalizminin görevli kişileriydi bunları yapanlar.

Şimdi bize görev düşüyor. Türk Dil Kurumu yeniden açılabilir. Ben mutluyum ve başaracağımıza inanıyorum.”

Şükran Kurdakul: Adı 'Hürriyet' olmayan -Meşrutiyet döneminde hürriyet adı takılırdı çocuklara- Özgür olan öğrencimize vereceğim; kendisini tanıtsın bize.

Özgür Yakın

"Çok teşekkür ediyorum. Gerçekten adım gibi özgürce konuşmak istiyorum çok önemli olan bir günde bana böyle büyük bir görevin verilmesi, böyle güzel bir söz hakkının verilmesi gerçekten çok önemli. Önce heyecanlı olduğumu belirteyim. Çünkü dil konusunda konuşacağım," dedikten sonra konuşmasının planını sundu:

"Öncelikle günümüz gençliğinin dil sorununa yaklaşımından sonra Atatürkçülük adı altında Atatürk devrimlerinin dolayısıyla da dil devriminin nasıl yozlaştırıldığına değineceğim. Kitle iletişim araçlarının konuşma diline olumsuz etkisine, daha sonra da yabancı dille eğitim yapan okullardaki dil eğitiminin oluşturduğu bozukluklara en sonunda Türkçeye çevrilen yapıtların yeterince incelenmediği konusuna değinmek istiyorum", diye giriş yaparak her maddeyi birer birer açıkladı.

En sonunda şöyle dedi:

"Asıl şunu söylemek istiyorum. Biz bu savaşımı vermeye saygıdeğer büyüklerimizle birlikte devam edeceğiz. Bu işin başına sonra biz de geçeceğiz. Ama inanın ki, biz İşin başına geçtiğimiz zaman bu işi böyle sürdürmeyeceğiz. Bilinçli olarak yaklaşacağız. Bu Osmanlıca şeylerden, bu kalıplaşmış şeylerden bıkmış durumda olduğumuz için işe gerçekten bilinçli olarak yaklaşacağımıza inanıyorum. Ve gerçekten bu sorunu ilerde bizim çözümleyeceğimize inanıyorum. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim."

Şükran Kurdakul: Melih Cevdet şöyle demişti. 'Karanlıklar olabilir ülkelerin hayatında ama Orhan Kemal gibi bir ustayı yetiştiren ulusun geleceğinden umut kesilmez.' Ben, şimdi bunu çevireceğim: 'Özgür kızımız gibi bir varlığı yaratan ulusun geleceğinden umut kesilmez.' diyorum. Kürsüyü Kadıköy'de yaşayan ozanlardan ulaşabileceğimiz arkadaşlara bırakarak huzurunuzdan saygı ile ayrılıyoruz.

Ozanlar ve Şiirler

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Türkçe Katında Yaşamak" şiiri 17 yaşındaki konuşmacı Özgür Yakın'a okutturulduktan sonra Mehrizat, Arif Damar, Melisa Gürpınar, Eray Canberk, Melike Aslan kendi şiirlerini okudular.

YENİ TÜRK ŞİİRİ SEÇKİSİ

Feyyaz Kayacan'ın İngiltere'de hazırladığı Modern Turkish Poetry (Yeni Türk Şiiri) seçkisinin yankıları Londra'da sürüyor. 22.9.1992 günü Feyyaz Kayacan Oxford Üniversitesi'nde düzenlenen "Edebiyat günü'ne çağrılı olarak katıldı. Toplantıda bulunanlara Nazım Hikmet’ten, Ercüment Behzat Lav'dan Orhan Veli'den, Melih Cevdet'ten, Oktay Rıfat'tan, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan, Can Yücel’den, Özdemir İnce'den seçme şiirler okudu.

Londra'da altı yıldan beri çıkmakta olan üç aylık' (Haiku Quarterly) dergisinin yönetmeni Kevin Bailey 78. sayısında yayımladığı eleştiride şöyle diyor: (Türkçeye çeviren Gülay Yurdal Michels’dir) "Bu güldestede şiirsel yetenek; özgürlük, giderek deha bolca kanıtlanmakta, İngiliz ve uluslararası okurların beğenisini sınayacak kusursuz bir araç açıkça ele geçerek kendilerine özgü beğeni, sevgi ya da kahramanları seçebilecekleri bir kaynak oluşturmaktadır. Artık bugüne dek gecikmiş olan tek tek Türk ozanlarının toplu yapıtlarının da çevrilmesini umutla bekleyebiliriz.

Bu yapıtta elli dokuz ozan temsil ediliyor; konuları ve biçemleri öylesine ayrı ki eleştirmen. kapsamlarının bir parçacığını bile yansıtma şansına sahip değil.

Bu güldeste, gerek Türk şiiri gerekse İngiliz şiiri için önemli bir yapıt. O İngiliz şiiri ki dış, etkilerden -öbür ekinlerden- alınmış besinleri kabullenmekte nazlanarak sanki bir deri bir kemik kalmıştır. Çağdaş Türk Şiiri'ni Şiir Kitapları Derneği de çeviri olarak onaylamakta. Gerçekten de uyarımlı, klasik bir yapıt önsel bir şölen olan bu yapıtın okurlar arasında büyük ilgi görmesini dilerim."

HALUK ESİN

Emre Kültür Salonu'nun yöneticiliğini yaptığı sıralarda yazar-çizerlere salonun bütün olanaklarını sunan arkadaşımız Haluk Esin’i yitirdik. İncelikli davranışıyla, alçakgönüllülüğü ile hep bakışlarımızı üzerinde toplayabilmiş aydın bir insandı. Türk Dili Dergisi’ni tanıtmak, bize çok sayıda dergi üyesi sağlamak yolunda özverili etkinlikleri de oldu.

Eşine, Boğaziçi Üniversitesi'ni bitiren kızı Gaye Esin'e ve bütün perşembe toplantısı üyelerine başsağlığı dileriz.


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007