Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

SAİT FAİK ÜSTÜNE

ADAPAZARI KONUŞMASINDAN

 

Ahmet Miskioğlu

Hepinize saygı ve sevgilerimi sunarım.

Bütün çocukluğunu Adapazarı'nda geçirmiş Sait Faik’in burada anılması, onun adının konduğu bir parka yontusunun (heykelinin) dikilmesi, çok doğal bir değerbilirlik sayılmalıdır.

Namık Kemal’in Tekirdağ'da büyük bir yontusu var; Tekirdağlılar, üstün nitelikleri olan ildeşlerini bağırlarına basmak istemişler. Bu onun İstanbul'da, Ankara'da, başka yerlerde de anılmasına engel değil. Çok eskiden Konya Selçuk Eğitim’de öğretim üyeliği yaptığım sıralarda Karaman'a çağrılı olarak gidip törenleri izlediğim için biliyorum; Yunus Emre'yi Karamanlılar özellikle Türk dilinin arı-duru bir dil olması ülküsüne de yürekten sarılarak coşku ile anıyorlar, büyük ildeşlerini bağırlarına basıyorlar. Bu; Yunus Emre'nin Anadolu'da dokuz ayrı yerde gömütünün bulunmasına, oralarda da ildeş olarak kucaklanmasına engel değil.

Sait Faik, her yıl birçok yerde anılıyor. Bu yıl doğum yerinde de anılması ne güzel!

Beş duyu herkeste var: Tatma, koklama, dokunma, görme, işitme duyuları... Salt Faik’te bu duyulardan başka bir duyu daha var. Ona ne ad verebileceğimizi bilemem. Hiç kimsede bulunmayan böyle bir altıncı duyu ile doğmuş Sait faik. Nerede doğmuş? Adapazarı'nda... Adapazarı'nda bu altıncı duyusuyla bütün çocukluğunu geçirmiş. On altı yıl, az değil; on altı yıl ve bütün çocukluğu... Şimdi siz bana sorabilirsiniz: "Onda altıncı duyu var diyorsunuz, nedir bu?" Ben, Sait Faik'in yapıtlarını okuyarak seziyorum bunu; Sait Faik'ı çok okudukça onun bazı duyarlıklarını da yakalayabiliyorsunuz; onu bu coşku ile okuyorsunuz. Sait Faik’te herkeste bulunan duyulardan başka bir duyu daha var. Tinbilimcilerin (psikologların) sözünü ettiği, ilkel yaratıklarda da bulunan -beş duyudan ayrımlı olarak- devinimsel, dengesel, organsal vb. duyuları içeren 'genel duyu' değildir benim belirtmek istediğim. Ne olabilir bu?

"İmge" diyebilir miyiz buna? Diyecek olursak, yeterli olur mu? "Düş" diyebilir miyiz? "sezgi" diyebilir miyiz? İmge, düş, sezgi... bunların hepsi bir araya geliyor, birleşiyor; bir de çok önemli yetenek ekleniyor; güçlü, olağanüstü güçlü bellek... Sait Faik'te olağanüstü güçlü bir bellek vardır.

Ben, bellek vardır deyince, yakın arkadaşları bana hemen karşı çıkabilir. "Hayır!" diyebilirler; Yalnız yakın arkadaşları değil, çocukluğunu bilenler de, -çocukluğunu bilenler de vardır Adapazarı'nda- 'Yok canım, onda hiç bellek olduğunu sanmıyorum." diye düşünebilirler.

Sait Faik’te öyle bir bellek vardır ki, "seçici bellek" diyebilirim buna; "seçici bellek, seçen bellek"... Sait Faik, büyük bir yaratımeridir. Kendine özgü yetenekleri olan bir insandır. Böyle bir yaratımeri, insanların arasında dolaşırken sanmayınız ki, sıradan bir insan gibi yaşar olayları! Seçer. İşte, o seçtiğini hiç unutmaz. Benim söylemek istediğim bellek bu. Seçtiğini unutmaz. Yoksa sözgelimi bir arkadaşıyla "Bugün seninle Beyoğlu'nda ki Atlas sinemasının önünde buluşalım." demişlerdir birbirlerine. Saat kaçta? Saat dörtte. Arkadaşı, saat üç buçukta gider Atlas sinemasının önüne beklemeye başlar. Sait Faik, saat dört olur gelmez, beş olur gelmez, altı olur gelmez. Hiç gelmez! "Yahu, belleği ne çok zayıf bu Sait Faik'in!" diyebilir arkadaşı. Hayır, sıradan durumlarla ilgili bellek değil benim söylediğim. Sait Faik öyle bir yaratımeridir ki, normal insanlarda bulunan beş duyudan başka onun güçlü belleğin, imgenin, düşün, sezginin birbirine karışımından oluşan altıncı "duyum”u vardır. Bu; ayrıca onun "giz”idir. Arkadaşlarına da söylemez. Hatta kıskanır. Sıradan dostluklarında sevdiği arkadaşlarına kesinlikle "giz"ini sezdirmez. Sezeceklerini düşünürse, kaçar; bırakır onları. O yanı herkese kapalıdır. Asıl özel yanı, kendine özgü yanı herkese kapalıdır. Yani herkesten ayrımlı olan bir insandır Sait Faik.

İrlandalı bir yazar var. James Joyce. Dublin'de doğmuş ama, sonradan bütün yaşamını İrlanda dışında geçirmiş; buna karşın "Dublinliler" adlı öyküler toplamını yayımlamaktan geri durmamıştır. "Sait Faik Armağanı" kazanan Feyyaz Kayacan, Londra'da yaşamaktadır. Kendini James Joyce'a benzeterek İstanbul'u anlatmak için Londra'ya yerleştiğini açıklıyor bize.

Sözü Sait Faik'e getirmek istiyorum: Sait Faik de bütün çocukluğunu Adapazarı'nda geçirdikten sonra, aşağı yukarı bütün yapıtlarını İstanbul’da yazdı. Ne için? Soru soruyorum; ne için, yanıtını veriyorum: Adapazarı'nı anlatmak için. "Dikkatli" bir göz, Sait Faik'in hangi öyküsünü okursa okusun onun içinde Adapazarı’nı görecektir.

Abartıyorum sanılmasın lütfen. Ama şöyle diyebilirsiniz: "Bu söylediğiniz yeni bir sav (tez) mıdır?" Evet! Necati Mert kardeşimiz Adapazarı Belediyesi adına beni bu toplantıya çağırdığı zaman; bu konu üzerinde çalışıyordum. Bir yığın saptamalarım var. Kanıtlıyorum. Sait Faik, İstanbul'da ortaya koyduğu bütün yapıtlarını Adapazarı'nı anlatmak için yazmıştır! Adapazarı'na gelmişim, bu görüşümü hiç kuşkusuz söyleyeceğim; ki söylüyorum işte. Yani bu "sav"ımı söylüyorum.

1936'da yayımlanan semaver yapıtında "Meserret Oteli" diye bir öykü var. Bilmiyorum, Meserret oteli bugün var mı; yıkılmıştır. "Meserret Oteli" adlı öyküsünde bir durumu anlatır bize. Eski Adapazarı'nı düşünün, Sait Faik; -bir fotoğraf çeker gibi, çünkü o fotoğraf da çeken "an"ları yakalayan adamdır da, elinde sanki fotoğraf aygıtı "şrak" çeker yakalar, artık hiç yitmez o-şöyle diyor:

"Kadının sesi, yağmurlu havanın içine daha madeni bir yağmur gibi düştü."

İşte bu bir fotoğraf. Tren istasyonuna trenden inen biri, bir kadın, başka birine sesleniyor. Bir ses. Zaten şakır şakır yağmur yağmaktadır. Kadın sesi, bu sesin üstüne düşüyor. Sait Faik yakalıyor. Böyle yakalamalarda, o, olağanüstü bir betimleme ustasıdır. Konusu Adapazarı'nda geçen bu öyküde çektiği fotoğraf, yaşamı boyunca bütün İstanbul öykülerinde vardır. Bunu söylemekle Adapazarı’nın yerini belirtmek istiyorum.

Fotoğraf diyorum; bir "an"ın, yakalanan bir "an"ın fotoğrafı... Her zaman var onda. Okursanız çok tad alacaksınız. O ölçüde güzel yapıyor ki. Resimle -fotoğrafı karşılaştırırlar, resimle fotoğrafın ayrı özelliklerini vurgularlar kimi zaman. Sait Faik'te fotoğrafla birlikte, resim de var. Resme karşı derin bir ilgi duymaktadır. Sait Faik, Adapazarı'nda okurken, onun resim öğretmeni kim olmuş? Bu resim öğretmeni neler yaptırmış ona? Araştırmak gerekir. Çünkü Sait Faik'in oluşumunda, Sait Faik'in İstanbul'da yazdığı öykülerde bütün bu izler var. Adapazarı izleri, Adapazarı'ndaki resim öğretmeninin etkileri var.

Kadının sesi yağmurlu havanın içine
daha madeni bir yağmur gibi duştu.

İşte o sesi yakalıyor. Hemen fotoğrafını çekiyor. Sait Faik; sesle, "kadın sesi"yle ilgilidir. Bu yanını da belirtmek gerekir. Ölünceye değin sonsuz bir özlem içinde yaşayan bir insandır o; yaşamının her döneminde "kadın özlemi" onu, kurtulması olanaksız bir eğilim olarak kavramıştır. Kavuşmamış, kavuşamamış bir insanın derin özlemiyle ilgilidir öyküleri; bunun ilk tohumları da Adapazarı'nda atılmıştır.

Fotoğraf çekerek yakalıyor, sonra resme dönüştürüyor; özel, güçlü bellek onu sonuna değin koruyor. Sait Faik böyle bir yazar, böyle bir yaratımeri. Özel güçlü bellekle, altıncı duyu ile doğmuş bir yazar. Nereye gitse, altıncı duyusuyla varolmuş olarak, kaynaşmış olarak sonsuza dek korur bütün yakaladıklarını. Bu onda bir "giz”dir.

"Meserret Oteli" öyküsündeki Meserret otelinde duvara asılmış iki tane resim var. Okuyanlar anımsayacak: "Acemi fakat çok hassas bir fırçanın çok çabuk kaçan bir hayali zaptetmek için baş döndürücü bir acele içinde çırpındığı bir genç kız portresi idi. Otelci ile işlerini bitiren erkekler de bu genç kız resminin önüne dikilmişlerdi. Bir tanesi bu portrenin üzerinde yaptığı tesiri ifade etmesini bilen bir çehre ile dalgın:

— Bu portrede, dedi, bir sürat var. Adeta ressam bu çehreyi yüz kilometre yapan bir trenin içinde geçerken durulmayan istasyonların birinde dikilmiş sıtmalı bir kız çocuk hayalini kafasında sonradan canlandırmış, büyütmüş de yapmışa benziyor."

Sesin fotoğrafını nasıl çekmişse, nasıl bundan büyük tad alıyorsa, Sait Faik, aynı ölçüde resimle de ilgilidir. Adapazarı'nın Meserret otelinin duvarındaki resmi açıklama biçimi ayrıca ilginç. Durulmayan istasyonların birinde dikilmiş sıtmalı bir kız çocuğunun imgesini kafasında sonradan canlandırıp çizmek.

Sait Faik’te resim ve fotoğraf çok önemli yer tutar. Semaverin sayfalarını çeviriyorum. İşte "Babamın İkinci Evi" öyküsü. Bitirişini okuyorum:

"Uyandırıldığım zaman tan yeri ağarıyordu. Kasabaya, babamın iç güveyisi girdiği zengin evine doğru yol alırken taze manda sütünün kokusu, sıcak buharı, hala sabah sisiyle ürpermiş, yüzümün üstünde, hala ihtiyar kadının dudakları alnımda, hala kardeşim Emin'in kalın parmakları parmaklarımın içinde sabittiler.

Bu hissi uzun müddet, alaminüt fotoğrafçıların çıkarttığı kartlar gibi muhafaza ettim. Sonra sarardılar, belirsizleştiler.

Sesin fotoğrafını çektiği gibi, duygunun da fotoğrafını -bundan tat alarak- çekiyor...

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007