Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

HALİT ZİYA’NIN VERDİĞİ ÖRNEK

 

 

Ahmet Miskioğlu

 

 

Türkiye Yazarlar Sendikası, on beş günde bir düzenlediği "Ustalarımıza Saygı" ya da “Ustalarımızla Birlikte" izlencelerinden birini Halit Ziya’ya ayırarak onu da Oktay Akbal, Emine Uşaklıgil, Cahit Tanyol, Sami Karaören, Şükran Kurdakul, Halit Refiğ, Gülper Refiğ, Şükran Güngör, Bora Seçkin, İsa Çelik ve Candan Sabuncu’nun katılımlarıyla saygı ile andı.

Uygulayımda bugün bile aşılmamış olan, romanımızın önde gelen önemli bir adının değerlendirilerek üstün yanlarının, büyüklüğünün, romancılıkta öncülüğünün ortaya konması gerçekten yararlı oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar da onun için şöyle diyor: "Halit Ziya, yaradılıştan romancı idi. Vak'a icadı, şahsî yaratma gibi bu san'atın ilk plândaki vasıflarına sahipti.....Yarattığı tiplerden bir kısmının nesiller boyunca hayatta devam etmesi de gösterir ki, bu tiplerin bir nevi dinamizması vardı. O, bir duygu nev'ini, bir görüşü cemiyetimize getiren adamdı."

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın bu gibi izlenceleri yeni dönemde de sürdürmesini dileriz.

Konuşmacıların haklı olarak vurguladıkları gibi Halit Ziya, büyük bir romancı, büyük bir düzyazı ustasıydı. Ancak şunu olduğu gibi söylemek gerekir ki onun dil tutumunda -önceleri- büyük bir yanılgıya düşmüş olduğu da hiçbir zaman yadsınamaz. Türk dilinin kimliğini kazanma çabası verilmeğe başlandığı sıralarda arkadaşlarıyla birlikte birden ürküntüye düşüp gelişmelere karşı durduğu görülmüştür. Güçlü kalemiyle, -çok kısa bir süre- gelişmelere karşı çıkarak onu durdurmayı deneme eğilimi göstermiştir. Şu anlatım onundur: "Dünyada hiçbir lisanda mevcut olmayan suhuletle türlü zarâıf-i fikriye vücuda gltiriyoruz, tefsîr-i mânâsına cümleler yetişemiyecek terkipler yapıyoruz, türlü dil-âsûp, revnak-Urtâz, nükte-perdâz, şa'şaadâr tâbirler îcâd ediyoruz: Bunları bırakıp ne yapacağız? Acemlerin, Arapların edevatını almışız; bunlar lisâna öyle yapışmış ki eczâ-yı mütemmimesinden olmuş, bunları sökmeye kalkışmak ağzımızın dişlerini sökmek kabilinden bir teşebbüs-i hatarnâk değil midir?"

Evet, Halit Ziya, önceleri dilimizdeki Arapça, Farsça sözleri atmayı ağzımızın dişlerini sökmek ölçüsünde tehlikeli bir girişim saymıştı; ama kısa sürede kendini toplayarak her büyük yaratımeri nasıl önce yaratım araç-gereçlerini değerlendirirse o da yazılarının gereci olan Türk dilini saygı ile anmaya başladı. Geçen zaman içinde değişik bir dönemece ulaşılmış bulunuluyordu. O sırada, yeni kurulan Türk Dil Kurumu'nun kurultayında Türk diline duyduğu sevgiyi belirtirken coşkulu bir biçimle şu görüşlere de yer verdi: "Fakat tabiatta her şey tekâmülden, inkılâptan ibaretse, bazan tekâmül, bazan inkılâp devirden devire geçtiği gibi her devrin zevki de birbirinin aynı olmaz. Ben son devrin İpekiş'in kelebek kanadı kadar ince, zarif, dört metrelik kumaşı ile giyinmiş, başında küçücük beresiyle bir rüzgar gibi kaldırımlar üzerinde seke seke giden ve rüzgâr mı onu götürüyor, o mu rüzgârı götürüyor diye insanı şüpheye düşüren haliyle de Türkçeyi gördüm ve sevdim. Daha ileri gideyim: Ancak dört karış bir ölçüyle ölçülecek kadar mayosu ile denizden çırılçıplak çıkarak, küçük vücudunda tabiatın kendisine bahşettiği ne kadar kuvâ varsa, onu mağrurane güneşlere sermiş haliyle de gördüm ve bu haline de bayıldım."

Türkçenin gelişmesinin artık Arapça ve Farsça sözcüklerden kurtarılarak sağlanabileceğini gören Halit Ziya, kendi yaptıklarını yer yer eleştirmeye de başladı. Anılarında şöyle yazıyor: "Edebiyat-ı Cedide'de belirmeye başlayan ve bu grup ileri gelenlerinin arasında birinden ötekine bulaşmak suretiyle hemen hepsine geçmiş olan bir maraz (hastalık) işinden söz edeceğim ki bu sakatlığın tesirleri Mai ve Siyah’ta da ziyadesiyle görüldü. Ondan sonra sahibinin ta Kırık Hayatlar romanına kadar hemen bütün öteki yazılarında da tesirini göstermekten geri kalmadı.

Bu maraz işi, arkadaşlarımın bağışlayacaklarına hatta benimle beraber itiraf eyleyeceklerine kanaatle söyleyeceğim süs ve sanat düşkünlüğü idi. Bu düşkünlük nazımda olsun nesirde olsun, yazıları fazla yüklü, sonradan bulunmuş bir tabiri kabul ederek, ağdalı bir hale getiriyordu; öyle ki o tarihten uzaklaştıkça hele bugün ben kendim bunları tekrar okurken sinirlenmekten geri kalmıyordum."

Büyük romancı, geçen zaman içinde, yukarıdaki parçada görüldüğü gibi eski tepkisinin karşıtı bir tavır kazanıyor; dilini de buna göre değiştiriyor. Yukarıya ondan aldığımız parçalarda bile bunu gözlemleyebiliyoruz.

Sonuç olarak Halit Ziya bazı romanlarını kendi olanağının elverdiğince anlaştırarak yeniden yayımladı! Bu işi inanarak yaptı. Çünkü Arapça, Farsça yüklü sayfaların anlaşılmayacak ölçüde ağır olduğunu görüyordu.

Mustafa Nihat Özön'e yazdığı bir açık mektupta bu konuda şunları söyledi "Yeni neslin okuyabilmesine bir kolaylık olsun diye eski yazılarımda bir sadeleştirme ameliyesiyle uğraşırken dikkat etmekten hali kalmıyorum ki onlar ağdalı tabiriyle tavsif edilen lisandan sıyrılınca çok daha iyi oluyor, yahut tevazu kaidesine uymuş olmak için daha az fena oluyor diyeceğim. Hatta itiraf ederim onları tekrar okurken ezaya benzeyen bir duygu ile 'Ne için böyle yazmışım?' diye kendi kendime itabediyorum."

Halit Ziya'nın Türk dilinin arılaşmasına önce karşı çıkmış iken geçen zaman içinde tutumunu değiştirip kendi romanlarını bile kendi eliyle arılaştırma yolunu seçmesi “ders” alınacak bir olaydır, önemli bir öğrencedir.

Bence bu olay; yabancı diller boyunduruğundan kurtulma savaşımında, Türk dilinin utkusu demektir.

Bugün de "birinden ötekine bulaşmak suretiyle hemen hepsine geçmiş olan" günümüzün hastalığı var: Fransızca, ingilizce vb. bildiğini ileri süren, birbirine bu yolda övgü düzen bazı yazarlar; bir sayfaya on-on beş yabancı (Fransızca, ingilizce, italyanca vb.) sözcük doldurmadan yazılarını yazamıyorlar. Gidiş kötü... Onları bilince çağırıyoruz: Lütfen güzel sanarak kullandığınız Fransızca, İngilizce, İtalyanca sözcüklerin Türkçe karşılıklarını bulunuz; Türkçelerini kullanınız. Geçici, yalancı övgülere aklanarak Türkçeye hayınlık yapmayınız. Biliniz ki ‘dili yaşatan yazar, yazarı yaşatan dildir’. Yabancı diller boyunduruğundan kurtulmuş bağımsız dilimizi siz yaşatacaksınız, dilimiz de sizi yaşatacak; adınız ‘lanetle’ değil, kıvançla anılacak. Onun için ilerde uygunsuz olduğunu göreceğiniz yanlış yolda yürümeyi sürdürmeyiniz.

 

 

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007