İki ayın içinden
AZİZ NESİN’E ÖDÜL
Aziz Nesin TÜYAP'ın "onur yazarı" seçildi.
Bugüne değin 90 yapıt yayımlamış Aziz Nesin. 34 ülkede
okunuyor, tanınıyor. Dış ülkelerde yapıtları üstüne
araştırmalar, doktora tezleri yapılıyor.
TÜYAP kitap fuarının onur yazarı seçilmesi nedeniyle Alpay
Kabacalı bir yapıt yazdı onun için. Aziz Nesin daha önce de
TÜYAP'ın "Halkın Seçtiği Yılın Yazarı" ödülünü iki kez
kazanmıştı. Bundan başka, iki kez Altın Palmiye ödülü, Altın
Kirpi, Milliyet gazetesinin Karagöz oyunu yarışması,
Krokodil, TDK Tiyatro Ödülü, Lotus, Hitar Petar, Madaralı
Roman ödülü, Tolstoy Altın Madalyası almıştı.
Yapıtlarının okunduğu ülkeler şunlar: Almanya, Avusturya,
ABD, Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Çekoslovakya, Çin
Halk Cumhuriyeti, Ermenistan, Estonya, Fransa, Gürcistan,
Hollanda, İngiltere, Iran, Irak, Japonya, Kazakistan,
Kuveyt, Küba, Macaristan, Moğolistan, Pakistan, Polonya,
Romanya, SSCB, Suriye, Tacikistan, Türkmenistan, Ukrayna,
Vietnam, Yugoslavya, Yunanistan..! yapıtlarının toplam
satışı beş milyona ulaşmış.
Kuşku yoktur ki, Aziz Nesin, yeryüzünde en çok tanınan ve en
çok okunan Türk yazarıdır.
KERİM KORCAN’I YİTİRDİK
Yazar Kerim Korcan’ı, 90 Kasım 1990 Cuma günü sağaltılmaya
çalışıldığı Çapa Tıp Fakültesi Sayrıevinde 72 yaşında
yitirdik. Linç (roman, filme de alındı), Tatar Ramazan
(öyküler), İdamlıklar (roman), Tek Adamları (roman),
Dimjtrof Geçiyor (roman) vb. gibi yapıtları, gazete ve dergi
sayfalarında kalan birçok yazısı vardı.
Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı Oktay Akbal onun
için şöyle konuştu:
“Kerim Korcan sendikamızın değerli bir üyesiydi. Hayatı
boyunca çok acılar çekmiş ve bu acılarını en başarılı bir
biçimde kitaplarda bizlere yaşatmış usta bir yazardı,
bildiğimiz gibi uzun yıllar yanlış bir karar sonucu hapiste
kaldı. Değerli zamanlarını yitirdi. Faka üst üste verdiği
eserlerle çağdaş edebiyatimızın sevilen bir yazarı oldu.
Kerim Korcan'ın kaybı hepimiz için büyük bir acıdır.”
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMELİ
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinden biri
laiklik ilkesidir. Laikliğin son zamanlarda saldırı altında
olduğunu gören halkımızın içinde derin bir tepki oluştu.
Düşünceye saygı yürüyüşleri, birliğe çağrı bildirileri,
düşünceye özgürlük isteyişleri, insan hakları için
savaşımlar... hepsi Cumhuriyetin temellerine yapılan
saldırılara karşı halkımızın içinde oluşan tepkinin dile
gelmesinden başka nedir? Son iki ay içinde tepkinin dile
gelişinin yoğunluk kazandığı görülmektedir.
Laiklik yemini ve kadınlarımız
Kasım ayı içinde 26 tane kadın derneği, ortaklaşa yürüyüş
düzenledi. Atatürk ilkelerine, Atatürk devrimlerine
bağlılıklarını ortaya koymak için yapılan bu yürüyüşte
Anıtkabir'e giden kadınlar, orada "laiklik yemini" ettiler.
Türkiye çapında etkinlik gösteren 26 kadın derneği adına
Türk Kadınlar Birliği Başkanı Ayseli Göksoy, "Türk kadını
kendisi için çaba harcayanları unutmayacak" dedi.
Üniversitelerde Ders Boykotu
Laikliği çiğneme eylemlerine karşı tepkilerini göstermek
üzere Hacettepe, Ankara, Gazi Üniversitelerinde ve Ortadoğu
Teknik Üniversitesi'nde birçok öğretim üyesi, ders boykotu
yaparak tepkilerini dile getirdiler, Anıtkabir'e giderek
saygı duruşunda bulundular. Gazi Üniversitesi Eczacılık
Fakültesi öğretim üyeleri, cübbeleriyle Anıtkabir'e
yürüdüler. Dekan Prof. Dr. Ningur Noyanalpan özel deftere
şunları yazdı: "Gazi Üniversitesi öğretim üyeleri ve
yardımcıları olarak temelini senin ilkelerinden alan laik
cumhuriyet yerine çağdışı, akıldışı, sözde bir devlet düzeni
kurmaya ve bunun altyapısını oluşturmaya yönelik bir
faaliyeti kınama ihtiyacını hissettik. Laik cumhuriyetimizi
savunmadaki kararlılığımızı ve senin ilkelerine
bağlılığımızı bir kere daha teyit etmek üzere
huzurunuzdayız."
Hacettepe Üniversitesi çalışanları, imzaladıkları duyuruda
şu açıklamayı yapıyorlar: "Türkiye'nin çağdaş bir dünyada
yerini almasında en önemli unsur olan ve Atatürk İlkeleri
içinde özel bir yeri bulunan laikliğe karşı tutum ve
davranışların giderek yaygınlaşmasını, Hacettepe
Üniversitesi’nin tüm mensupları olarak üzüntü ve endişeyle
izliyoruz. Laikliğe aykırı anlayışın uygulama alanı olarak,
özellikle üniversitelerin seçildiğine, kamuoyunun dikkatini
çekiyor, Atatürk ilke ve inkilaplarının her zamanki gibi
güçlü birer savunucusu olduğumuzu yüce Türk Milletine
duyurmayı görev biliyoruz."
ODTÜ’nin Anıtkabir'e yürüyüşü
Gerici güçlerce çiynenmek istenen laiklik ilkesine
bağlılıklarını vurgulamak için ODTÜ'nin yaklaşık 2000
öğretim üyesi başlarında Rektör Prof.Dr. Ömer Saatçioğlu
olduğu halde Anıtkabir'e, gelerek saygı duruşunda
bulundular. Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Süha
Sevük, Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Rüştü Yüce, İdari
İlimler Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Ruhan Soysal, Eğitim
Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kemal Güçlüol, Rektör
Yardımcıları Prof. Dr. Bilgin Kaftanoğlu, Prof. Dr. Tumaç
Sayraç ve Prof. Dr. Muharrem Timuçin Rektörün yanında
bulunuyorlardı. Rektör Prof.Dr. Ömer Saatçioğlu deftere
şunları yazdı: "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir
diye gösterdiğiniz yolda Orta Doğu Teknik Üniversitesi
olarak azim ve inançla yürürken, büyük dehan ve yorulmaz
mücadelen sonucu yarattığın ve bizlere verdiğin en kıymetli
hazinemiz demokratik, laik ve milliyetçi Türkiye
Cumhuriyeti'ni her türlü iç ve dış tehlikelere karşı korumak
ve kollamak için üzerimize düşen görevi bütün gücümüzle
yerine getirmeye ant içtiğimizi, bu kez de yüce huzurunuzda
ifade ederiz. Ruhun şad olsun"
Gazi Üniversitesinden bildiri
Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi öğretim
üyeleri bir bildiri yayımlayarak laikliğe karşı davranışları
kınadılar. "Devlet, insanların bireysel özgürlük alanlarına,
hem bir dinsellik adına, hem de din gibi yücelterek
otoriterleştirilmiş bir soyut bilim veya akıl adına tecavüz
edemez- Bu bakımdan, Diyanet İşleri Başkanlığı, imam hatip
okulları ve benzeri türden devlete bağlı din örgütlenmesi
laiklikle bağdaşamaz. Aynı biçimde insanların belirli bir
inanç sistemine, bir fikre ya da bir ideolojiye bağlı
olduklarından bahisle ve bu yüzden aşağılanmaları veya
yüceltilmeleri, özgür kılınmaları veya özgürlüklerinden
yoksun bırakılmaları laiklikle bağdaşamadığı gibi,
demokratik devlet anlayışına da tamamen terstir." görüşüne
yer verdiler.
ERDOĞAN ALKAN’IN KONUŞMASI
Son zamanlarda anma günleri modası oluştu. Birileri çıkıyor
ortaya, duyurular yapıyor. "Falan kişi anılacak!" diye.
Konuşmacıların da adları sıralanıyor.
İzleyiciler duyuruya aldanarak gittiklerinde, bakıyorlar ki,
konuşmacıların çoğu gelmemiş; gelenler de hiç konuşma
hazırlığı yapmamış, konuşacağı kişi üstüne söyleyecek hiçbir
olumlu görüşü de yok.
28.11.1990 günü Mülkiyeliler Birliği’nde Cemal Süreya günü
yapıldı. Duyurulan konuşmacıların birçoğu gelmemişti. Ancak,
görünümü tam anlamıyla kurtaracak biri vardı: Erdoğan
Alkan...
Erdoğan Alkan, bir bilim adamı titizliğiyle hazırlanmıştı.
"Cemal Süreya ve Fransız Şiiri" konulu bildirisini sunarken
dinleyenler kulak kesildi. Konuşma metnini, dinleyenlere
dağıtarak da Erdoğan Alkan örnek bir tutum sergiledi.
Konuşma metninden bir parça:
"Birçok yapıtlarında olduğu gibi Aurelia'da da Nerval
kişinin ikiliği, kişide bir öteki'nin de bulunduğunu işler.
Nerval supernaturalisme'in kurucusu ve gizemcidir. Cemal
Süreya'nın da gizemciliğe büyük ilgisi olduğunu biliyoruz.
Aurelia'yı okudu mu? Belki de raslantı. Bir şiirinde aynı
imgenin varlığını ve Nerval ile kesiştiğini görüyoruz!
"İçkievinden çıkınca/Camdan/demin oturduğum yere/ baktım/
Sigara paketimi/ masada unutmuşum./Sandalyede/Tıpkı benim
gibi/Oturuyor boşluğum/Bir eli alnında/benim gibi
./Ama/biraz daha mı hüzünlü? Otururken de/Biraz daha mı
çıkarıyor/kamburunu?
Cemal de Nerval gibi gizemciliğe ve “ocultisme"e ilgi
duyuyor, hatta gizemli güçlerin ya da gizemlerin varlığına
inanıyordu. Karaköy'deki altgeçitten geçemediğini, orda,
birilerinin onu vurmasından korktuğunu söylerdi. Bu
duygusunu şiirine de koymuş.
“Karaköy altgeçidinde bekliyor
Şemsiyesini tüfek gibi asmış omzuna ölüm meleği"
SİMAVİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ
Artık kurumlaşmış olan Sedat Simavi ödülleri dağıtıldı. Bu
yıl, Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü Cem Yayınevi'nce basılan
Buluşma adlı son yapıtıyla Sabahattin Kudret Aksal kazandı.
Buluşma, elli yıldan beri şiir yazan Aksal’ın, bütün
şiirlerini bir arada yayımladıktan sonra yazdığı şiirlerdir.
Şiirle oyunu birbirinden ayrı görmediğini söyleyen ozanın bu
sıralarda Muhsin Ertuğrul Cep Tiyatrosu'nda "Bay Hiç" ve
"Sonsuzluk kitabevi" oyunları gösterilmektedir. Oyunları
izleyenler, Aksal’ın dilinin şiir gibi bir dil olduğunu
gözlemliyorlar. Türkçesinin güzelliğine bayılıyorlar.
Aksal, "Hiç" ve “Sonsuzluk”un ne olduğunu da soranlara şöyle
yanıtlıyor:
"Bay Hiç'teki Erkekle Sonsuzluk Kitabevi'ndeki Adam
birbirinin karşıtı gibi görünürler ama bence ortak yanları
da vardır. Diyebilirim ki, ortak yanları karşıtlıklarına
göre daha baskındır. Bay Hiçteki Erkek, oyun boyunca düşten
düşe sıçrayan, tutunacak bir dal arayan Kadın'ın karşısında
hiçliğin kapısını zorlar, hiçe dönüşmek ister Sonsuzluk
kitabevi'ndeki Adam'ınsa sonsuzluktadır gözü, sonsuzla
özdeşleşmenin ardına düşmüştür. Biri hiçliği; öbürüyse
sonsuzluğu özler demekle yetinmeyeceğim, daha da ötesi,
hiçlikle sonsuzluğa susamışlardır. Hiçlik ve sonsuzluk! Bu
iki adamın karşıtlığı, çelişen bu iki kavramın ekseninde
dönüp durmaktadır.
Ortak yanlanna gelince, bunu, çağımızda sanatın sözü çok
geçen bir ilkesine, karşıtlığın uyumu ya da karşıtların
uyumu ilkesine bağlamayacağım. Belki benzeşmelerinde bu
ilkenin de payı görülebilir, ama bana öyle geliyor ki, Bay
Hiç’teki Erkek’le Sonsuzluk Kitabevi'ndeki Adam'ın arasında
ortak nitelik, giderek nitelikler var. Kişilikleri açısından
baktığımızda birçok eğilim görmüyoruz onlarda,bir eğilim tüm
eğilimleri yok ederek tek kalmış, tutkuya dönüşmüş. Sanki
bir ağaç, öbür ağaçların güneşini, besinini, suyunu emerek
büyümüş, avlunun tümünü kaplamıştır. Bu tek ağaç, birinde
hiçlik, öbüründe sonsuzluk tutkusudur. Nasıl Romeo için
Juliet’in adının geçmediği her tümce boş bir lakırtı
çuvalıysa, onlara da hiçlikle sonsuzluk kavramlarının
yansımadığı tümceler bir şey demez. Bu nedenle, yazgılarını
bir solukta söylerler: Düşünceleri çığlığa dönüşmüştür."
YUGOSLAVYALI TÜRK YAZARLARI’NIN İSTEĞİ
Yugoslavyalı Türk Yazarları Türkiye'den kitaplıklarına kitap
gönderilmesini istemektedir. Kitaplar şu adreslere
gönderilebilir:
BİRLİK gazetesi
Mito Hacivasilev - Yasmin
Derakçiya Birlik
P.K.402 ÜSKÜP
TAN Gazete ve Yayın-lş Örgütü Basın Sarayı Kat XV P. K. 199
38000 PRİŞTİNE
ASYA-AFRİKA YAZARLAR BİRLİĞİ BİLİMSEL KURULTAYI
Türkiye Yazarlar Sendikası’nın girişimiyle ve Kültür Bakanı
Namık Kemal Zeybek'in desteğiyle Türkiye'de ilk kez
uluslararası bir yazarlar toplantısı gerçekleştirildi. 6-12
Aralık günleri arasınada konukları ağırladık ülkemizde.
Bilimsel Kurultayda tartışılan konular "Değişen Dünyada
Yazarın Konumu" ve "Telif Hakları Sorunu" idi. Bilimsel
Kurultay 6-7 aralık günlerinde sabahtan akşama değin
sürdü...
Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantıları çerçevesinde
Başkanlar Kurulu Üyesi Aziz Nesin’in de 75. yaş günü
kutlandı. İstanbul'da ve Ankara'da coşkulu günler yaşandı.
Uğur Mumcu onun için "Gözyaşlarından kahkahalar süzen' ünlü
yazar Aziz Nesin, bu yalnızca nüfus kâğıtları yaşlı,
umutları ve inançları ile delikanlılar arasındaki 75. yaş
gününü kutluyor.
Aziz Nesin, hapislerde, sürgünlerde, polis takiplerinde
geçen bu 75 yılın hesabını onurla veriyor...
Bu hesabı, sıkıyönetim yargıçlarına değil... işkenceci
sorguculara değil... Paşalara ve maşalara değil, 'Hoca
Nasrettin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni gibi gülen’ halkına
veriyor
Ne mutlu Aziz Nesin'e!
Gözyaşlanndan kahkahalar süzüp sözcükleri, bir kuyumcu
titizliği ile işleyerek inanç yumaklarına saran, demir
parmaklıklardan, ranzalardan, kelepçelerden, hasiplerden,
sürgünlerden gülmeceler yaratan Aziz Nesin, bir acılı
kuşağın onurlu ve dirençli öncüsü olarak yetmiş beş yaşı ile
tutuştuğu bilek ve yürek güreşinde yine kendisinden sonra
gelen kuşaklara örnek oluyor.
Nice yıllara Aziz Nesin, mangal yüreğinle, ak saçlarınla,
ışık saçan kaleminle, düşüncelerimizin biley taşı
inançlarınla nice yıllara..." diyor.
Adnan ÖZYALÇINER'in konuşması
Bilimsel Kurultay'da bildiri sunan Adnan Özyalçıner'den bir
parça alıyoruz.
Değerli konuklar, değerli izleyenler, yazar hak ve
özgürlükleri karşısında telif hakları sorununu dile
getirirken yayıncılığımız üzerindeki baskıları, dolayısıyla
yazar hak ve özgürlüklerinin bugünkü durumunu ortaya koymak
gerekir.
Yayıncılığımız üzerindeki baskılar iki yönlüdür. Birincisi:
siyasal baskılar, ikincisi: ekonomik baskılardır.
Siyasal baskıların en önemlisi, düşünce özgürlüğünü önleyici
yasalardır. Anayasamız, insanları, "düşüncesini açıklamakta
ye yaymakta özgür" bırakmakla birlikte Ceza Yasası'nda yer
alan kimi maddelere göre, insanın inandığı düşünceyi
söylemesi ve yayması suçtur. Bu iş, basın yoluyla yapılırsa
-biz yazarlar hep öyle yaparız- suç, bir buçuk katlı
olmaktadır. Bilindiği gibi bu tür yasalar, eylemi
yasaklamıştır. Bir insanın öteki insana ya da insanlara
zarar vermesini önlemek istemiştir. Düşünceleri
engelleyemez. Buna rağmen kitaplar toplattırılıp yazarlar
hapse atılabilmektedir.
Özgür düşünceyi yasaklayan bu baskıların yanısıra özgür
düşünceyi büsbütün yokeden bir uygulamayla da
karşılaşılmaktadır. Bu uygulama, “Muzır Yasası”na göre
yapılmaktadır. Kitaplar, toplatılmak ya da satıştan
kaldırılıp yokedilmekte, yeniden kâğıt hamuru haline
getirilmektedir. Yazarı ile yayıncısı da astronomik
rakamlara varan para cezasına çarptırılmaktadır. Bunu yapan
‘Muzır Yasası’na göre atamayla getirilmiş özel bir kuruldur.
Bu kurul, özel bir mahkemeymiş gibi davranarak bir anlamda
yargı yetkisini de kendinde bulundurmaktadır. Adaletin
bağımsızlık ilkesine de ters düşen bu davranış, Anayasaya da
aykırıdır. Bu durumda düşünce özgürlüğü, bir daha geri
dönmemecesine, ortadan kaldırılıyor, yokediliyor. Düşünce
özgürlüğüne yasaklamalar, kısıtlamalar getirilmesini de aşan
bir baskıdır bu.
Bir başka uygulama da Olağanüstü Hal Yasası’na göre
yapılmaktadır. Olağanüstü Hal Yasası’na dayanılarak, her
türlü yayına, okurun eline ulaşmadan, daha herhangi bir
düşünce oluşturmadan el konulabilmekte, bunu basan basımevi
de kapatabilmektedir. Bu tutum, bütün baskılardan ve
sansürden daha ağırdır. Ayrıca yayıncıyla basımevi sahibine
daha baştan ekonomik bir ceza verilmektedir. Yasal
kovuşturma ise daha sonradır.
Ekonomik baskıya kâğıt sorunu olarak bakmak yetiyor.
1980'den bu yana kâğıt, tam 13 bin kat pahalılanmıştır. Bu
durum küçük sermayeli bütün gazete, dergi, yayınevi
sahipleri batırılmak istenmekte, bunlara bağlı ya da serbest
olarak çalışan yazarlar da açlığa itilmektedir. Çünkü
yönetimlerin holdinglerle anlaşmaları kolaydır. Bu yolla da
özgür düşünceyi istedikleri gibi yönlendirebileceklerdir.
Ekonomik basının bir başka türü de genel dağıtımlarda
görülmektedir. Genel dağıtımlar, holdinglerin elindedir.
Onun için düşüncesini beğenmediği, zamana ve zemine aykırı
bulduğu gazeteleri, dergileri, tirajlarının yetersizliğini
öne sürerek dağıtmaz. Baskısı altındaki bayi kulübelerinde
sattırmaz. Böylece istemediği düşüncelerin yayılmasını
engeller.
Bu ekonomik baskılara dolaylı sansür de diyebiliriz.
1945 yılında lise ve üniversite mezunlarını düşünerek okur
sayısının 400.000 kadar olduğunu görüyoruz. Şu anda bu sayı
yaklaşık 4 milyondur. Buna karşı basılabilen ilk baskı kitap
sayısı 3000'dir. Şiir kitaplarında bu sayı, 2000'e, 1000'e
kadar inmektedir. Normal satışlı bir kitabın bir yıl
içindeki satışı da aşağı yukarı aynıdır.
1945'te okur başına düşen kitap oranı, 10,2 iken 1985
yılında bu oran, 5,3'e kadar düşmüştür. İki arada, 1950 ve
1960 sonrasında oranların tırmandığı görülmektedir. Oran,
1950'lerde 14,3; 1960'larda ise 27,8'dir. Düşüş, 1970'lerde
başlamıştır, elimizdeki en son rakam olan 1985’te 5,3 gibi
acıklı bir durumla karşılaşılmaktadır.
Görülüyorki, okuma yüzdesi ve kişi başına düşen kitap,
dergi, gazete sayısı en az olan ülkelerden biri
durumundayız. Üstelik bu yüzdeler artmıyor, eksiliyor. Bunun
sorumlusu siyasal ve ekonomik baskıları sürdüren
yönetimlerdir.
Bütün bunlardan en çok zarar gören, halkı eğitecek,
aydınlatacak olan kültür, sanat ve edebiyat yayıncılığıdır.
Bu tür yayın yapanlara yönetimlerce, herhangi bir biçimde
kâğıt indiriminin yanısıra PTT indirimi de sağlanmak
istenmediğinden, fiyat artırımlarnı, ekonomik baskılar
olarak ele almakta, bu yolla özgür düşüncenin önlenmek
istendiğini söylemekte haklıyız.
Okullara kitap sokulması, birçok bürokratik yasakla
engellenirken Türkiye'deki tüm okul kitaplıklarının sayısı
4000'dir..
Kültürün yaygınlık kazanması, kitaplıklar yoluyla da
engellemeye uğramaktadır. Türkiye'de 1979 yılında 296 çocuk
kitaplığı varken, 1988'de bu sayı 102’ye düşmüştür. 4,5
milyon olan okur sayısı da 2 milyon 150 bine inmiştir.
Türkiye'deki bütün kitaplıkların yeni kitap alımları,
eskiden Genel Müdürlük’çe ya da Bakanlıkça tek elden ve
toptan olarak yapılırken, şimdi kitaplıkların her biri,
kendi alımını kendisi yapmak zorundadır.
Bu da kitabın okura ulaşmasını önleyici bir engel olduğu
gibi satışını azaltıcıdır. Böylece yazarın hak ve
öğürlüklerinin nasıl kısıtlandığını, kısıtlanmak istendiğini
açıkça görüyoruz.
Kültür, sanat ve edebiyatın içinde bulunduğu bu durum
karşısında yazarın ekonomik haklarından olan telif hakları
ne durumda olabilir?
ASYA-AFRİKA YAZARLAR BİRLİĞİ’NİN İNSAN HAKLARI BİLDİRİSİ
Asya-Afrika Yazarlar Birliği yayımladıkları bildiride şu
görüşlere yer verdi:
"Biz, Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin İstanbul'da
düzenlenen toplantısına katılan yazarlar ve Türkiye Yazarlar
Sendikası Yönetim Kurulu üyeleri olarak, devlet terörü de
içinde olmak üzere her türlü teröre, anarşi ve işkenceye
ulusal kurtuluş savaşları ve bağımsızlık savaşları dışındaki
bütün savaşlara evrensel insan hakları anlaşmalarını bozucu
her türlü işlem ve davranışlara karşı olduğumuzu,
halklarımızın kültürel gelişmeleri için de zorunlu olan,
demokrasinin eksiksiz işletilmesini ülkelerimizde ve dünyada
barışın kurulmasını istediğimizi, tüm dünyada cezaevlerinde
bulunan tüm düşünce suçlularının serbest bırakılmasını,
düşünce suçlarının kaldırılmasını, bu isteklerimizin
gerçekleşmesi için de savaşımımızı sürdüreceğimizi kamuya
bildiririz”