OLAĞANÜSTÜLÜKLERİN OLAĞANLAŞTIĞI GÜNLERDEN BİRİYDİ
Zeynep Aliye
Güneşin, alacalı bulacalı mantosunu giyinip uzak bir
yolculuğa hazırlandığı günün son çeyreğine dek, her şey, her
zamanki olağanlığını korumuştu. Yaşamından bir gün daha,
öncekilerin aynı biçiminde sona eriyordu. Posta kutusunun ön
camından ucu görünen ak zarfı almak için anahtarı çevirirken
neyle karşılaşacağını düşünmüyordu.
Yorgundu, hep bu saatlerde midesi kazınırdı açlıktan. Eve
çıkınca soyunup dökünecek, rahat bir şeyler geçirecekti
sırtına. Sonra ocağı yakacak, tuvalete gitmeden önce çay
suyunu koyacaktı üzerine. Yüzünün gözünün yıkanıp
kremlenmesi törenini, yiyecek bir şeyler hazırlama işi
izleyecekti.
Çarçabuk kurduğu tıkınmak amaçlı masayı, bardakta yarım
kalmış çayı içmekten son anda vazgeçip, ardından kovalayan
varmış, ya da çok önemli bir işe yetişecekmişçesine
evecenlikle toplayıp televizyonun başına koşacaktı. Kanepeye
yatarcasına uzanacak, ayakları pufun üzerinde, keyif
sigarasını tüttürmeye başlayacaktı. Kültablasıyla
ayçekirdeği tabağı yanı başında, hiçbir bölümünü iki eli
kanda da olsa kaçırmadığı dizi filmi izlemeye koyulacaktı
dikkatle.
Bu kim bilir kaçıncı diziydi yaşamında, her gün aynı
saatlerde olmak üzere aylardır, yıllardır izlediği. Ona
kalsaydı, hiçbir zaman, son bölüm diye bir şey olmazdı.
Başlayan her dizi filmle yeni yüzlere, konulara, durumlara
uyum sağlamak zorunda kalıyordu. Gerçi bu yabancılama uzun
sürmüyor, ilk birkaç bölümden sonra, sanki başından beri
kendisi de bu izlencenin bir parçasıymışçasına
bütünleşiyordu bütün öğeleriyle ama gene de bitişlerden ve
başlangıçlardan hoşlanmıyordu.
Posta kutusunu açmasıyla parmaklarının üzerine devrilen
zarftaki işlek el yazısını görünce her şey bir anda silindi
kafasından. Bir boşlukta kulaç atıyor gibiydi. Beyni,
sileceklerin durmaksızın çalıştığı bir araba camıydı sanki.
Bir kaza sonrasının şokuydu yaşadığı. Belleği iradesinden
bağımsızlaşmıştı. Bildiği tek şey, elinde tuttuğu gönderinin
ne senet, ne bir kurul çağrısı, ne de abisinden gelen bir
mektup olduğuydu.
Asansör beşinci katta durduğunda biraz biraz toplanmaya
başlamıştı. Kilitte tık edip dönem anahtar, içeri girişi,
ayakkabılarını çıkarışı, ceketini koltuğun üzerine atışı,
bir uyurgezerin devinimlerini anımsatıyordu. Ne yapacağını
şaşırmış bir durumda odanın ortasında dikili kaldı bir süre.
Karanlıktan kurtuluş sürecini yaşıyordu gözleri yanarak.
Olayı anımsamaya çalıştı. Gözünde canlanan, bölük pörçük
görüntüler, bir bütünü asla oluşturamayacak yer yer güneş
yanığı bir negatif filmin fotoğrafıydı.
"Çayı demledikten sonra okuyayım." Posta kutusundan mektubu
aldığından beri söylediği ilk sözcüklerdi bunlar. Sonra
durakladı gene. Kendine gelmek için gerçekten zorlandığı
yüzünden okunuyordu. Gülmek mi, ağlamak mı olduğuna ilk anda
karar verilemeyecek biçimde hıçkırdı, zarfı dudaklarına
götürüp. Bu noktada, iliklerinde duyumsadığı sevincin
saatler sürecek şenliği başladı.
Zarfın ucunu yırtarak açmaya çalıştı. Baktı, yıllar boyu
kanayan yarasına merhem olacak diye bekleyip de gelmesinden
artık tümden umudunu kestiği mektup zedelenecek, yapışmış
kısımdan denedi bu kez. Hafif yırtılarak aralandı kapak.
İçinde daktiloyla yazılmış birkaç satır ve bir fotoğraf
vardı. İlkyaz güneşinin esrikliğinde hafif çakır-keyf dar
bir çiçekli sokak resmi.
İki yanlı olarak, beyaz kireç boyalı evler uzanıyordu
sokağın bitimine dek. Evlerin duvarları dibindeki teneke
saksılarda boy atan sarılı, pembeli renk renk güller, can
kırmızısı sardunyalar ve türlerini seçemediği, ama, "kokla
beni", "özsuyumu kanında du-yumsa, okşa kadife
yapraklarımı", diye çağıran çiçekler, üst kat balkonlarına
doğru yükseliyoriardı. Bir dinlence kasabasında sonsuza dek
mutluluğu yakalamış olmanın hazzıyla duruşlarından okunan.
Doyumsuz, sonsuz mutluluk var mı, ne denli saçma aslında,
dedi, duygularını biraz aşağılayarak.
Sokağı enine kesen aynı aklıktaki evin güneşlikli balkonunda
ilkyazın erincini bütün varlıklarıyla yudumiayan iki insan
karaltısının şu anda bile hala orada olduklarını düşündü
sonra, biraz da kıskanarak. Ve hep süreceğini, bu kendini
yaşamanın, güneşin ertesi günü yeniden doğduğu sürece.
Resmin arkasını çevirdi. "Girit'te idim. Bir çiçek sokağı
anısı" altına yirmi gün öncesinin tarihi düşülmüştü. 18
Nisan'ı anımsamaya çalışırken güldü, öğlen ne yediğini bile
unutmuştu. Takvime baktı üşenmeden. Evet, yürüyüşünü,
kavgasını, gülüşünü yıllar boyu ülkü olarak gördüğü adam, bu
çiçek sokağını onunla gezmiş, onunla birlikte
fotoğraflamıştı güzellikleri. Akdeniz güneşini ciğerlerine
doldururken yapraklara değdirirken yüzünü, yaşanan mıymıntı
yanlarını bir kıyıya itmiş, seçtiği özgürlüğü bunca zaman
tek bir satır yazmadığı, bir kez olsun sesini duyurmadığı
kadınla paylaşmıştı, denizin ötesinde.
Mektubu eline aldı. Belleğine çoktan kazıdığı,
gözbebeklerinin ışığına yerleştirdiği çiçek sokağını,
masasındaki kalemliğe dayadı.
Yazışmada geç kalındığını belirtiyordu en önce, ardından,
yaşamımızın, geç kalmışların dramı olduğunu ekliyordu.
İçi pırpır ediyordu, bir anda üzüncünden soyunmuş gökyüzüne
bakarken. "Seninle konuştum, seni gördüm, tam sekiz yılı
tersine çevirerek", diyordu. "Değişiyor dünya ve biz"
diyordu.
Koltuğa iyice yaslandı. Yüreğinin bir yarısının iki bin
kilometre uzaktaki bir başka yürekte attığını, öteki
yarısınınsa burada, İstanbul'da kendisini yaşatmağa
çalıştığını düşündü. Sanki daha biraz önce ayrılmışlardı.
Birkaç dakika önce uğurlamıştı, arkasından bir maşrapa su
döküp, elleri kadife pantolununun ceplerinde asılı. Dur,
deseydi, içini eriten gülümsemesi yüzünde, kalır mıydı? Hiç
başka bir şey söylemeden sadece, gitme, deseydi, çenesinin
altına doğru iyice uzamış, parlak kara sakallarını alışkın
hareketlerle karıştırırken. O gün için tepkisinin ne
olabileceğini şu an kestiremiyordu. Ama, “gel”, diyordu
bunca yıl sonra. "Sana hiçbir konuda söz vermiyorum.
Yalnızca seni görmek ve Girit'ten aldığım çiçek tohumlarını
saksıya seninle birlikte ekmek istiyorum."
Yüzü sırılsıklamdı, burnu akıyordu bir yandan. Kalktı.
Daktiloda yarıya ermiş bir öykü, masada, dosya içinde
demlenen şiirler, karalamalar, sayfası kıvrılı iki kitap
koro halinde "Git", diyorlardı. İşyerindekileri düşündü.
Hasta filan sanırlardı önce. Bir iki gün derken müdür telaşa
kapılıp genel müdürlüğe bildirirdi. Öldü mü, ihtihar mı
etti, diye merak edip arayan dorstları kapısına dayanır,
belki de kırıp içeri girerlerdi. Kitapları, kaçar gibi
gittiğini söylerlerdi ziyaretçilere. Yüzlerine yalnızca bir
ayrılış öpücüğü kondurduğunu eklerlerdi, gülen dudak izini
göstererek. Çaydanlığı, haberim yok vallaha, derdi. Her
günkü gibi sabah kahvaltısından sonra yıkanıp kaldırıldım.
Derileri sertleşmeye başladığı için ağızlarını açtıkları
anda gerilirdi ayakkabılarının yüzleri. Konuşamazlar,
mimikleriyle meraklarını, üzüntülerini belirtmeye
çalışırlardı. Teybi, öfkeyle, bu gidişin zararını en çok
kendisinin çektiğini, yaşamını kesintiye uğradığını
homurdanırdı. Saksılardaki çiçekler son nefeslerini vermek
üzereyken terkedilmiş olmanın acısıyla sitem ederler,
bencilliğinden dem vururlar, hiç değilse bir çiçeksevere
teslim edilseydik, türü sözler söylerlerdi. Yalnızca mor
menekşe gülerdi için için, menteşelerinden kurtulup yola
çıkmaya davranan cam çerçevesine kendisini de beklemesini
işaret ederken. Biliyorum ben, yirminci yüzyılda can çekişen
aşkı yaşatmaya gitti o. Kutlu olsun, derdi şen kahkahalarla
daha da bir güzelleşerek.
Havanın alabildiğine İstanbul koktuğu, göğün alabildiğine
İstanbul baktığı bir akşamdı, valizine üç beş parça giyecek
atıp beyin ve yüreği dışında her şeyi geride bırakarak çekip
gittiği. İlle de bu samyeli.