Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

 

ATATÜRK ve LAİKLİK İLKESİ

 

Mahmut Yağmur

 

Atatürk, özgürlüğe ve bağımsızlığa tutkundu. 21 Nisan 1921 günü düzenlediği söyleşi toplantısını, "Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir*' özdeyişiyle noktaladı. Yaşamı boyunca da, bu özdeyişiyle çelişen hiçbir eylemde bulunmadı. Gözlerini, özgür düşüncenin penceresinden ayırmadı. Beyninin ve yüreğinin kapılarını, yeni düşüncelere kapatmadı. Her gecenin, toplumsal bir olaya gebe kalacağı ve her yasanın zamanla değişime uğrayacağı gerçeğini usundan çıkarmadı. Katı kuramların ve öğretilerin albenisine kapılmadı. Nice önderi serüvene sürükleyen, "Bencillik sayrılığına yakalanmadı. Önüne çıkan engellerin çoğunu, bilim adamları ve halkla el ele vererek aştı. Özgün düşünceler üreten aydınları ve kalıcı yapıtlar yaratan sanatçıları bağrına bastı. Bağnazlığı, dalkavukluğu ve asalaklığı, insan onurunu kirleten eylemlerden saydı. Yapıtlarında kullandığı harcı, özgür düşüncelin teknesinde kardı. Devrim ve ilkelerinin hamuruna, özgür düşüncenin mayasını kattı.

Bir kez daha yineleyeyim: Atatürk, dört dörtlük bir özgürlüğe ve bağımsızlığa tutkundu. İnsanoğlunun sağduyusunu bağlayan ve beynini kısırlaştıran, bilim dışı inançlara karşıydı. Ülke sorunlarının, özgürlük içinde ve bilimsel yöntemlerle çözüleceğine inanıyordu. Bu inancını 3 Şubat 1923 günlü söylevinde açıkladı. Bilimle çelişen inançların, uygarlığa giden yolları tıkadığını ve kötülüklere kaynaklık yaptığını anlattı. Dinle ilgili düşüncesini, "Bir dinin doğal olması için fenne, bilime ve mantığa uygun olması gerekir" tümcesiyle vurguladı. Söylevinin mürekkebi kurumadan da, usa köstek vuran inançlara karşı amansız bir savaş attı. Bu savaşı da, tıpkı Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız gibi utkuyla sonuçlandırdı.

Atatürk, köktenci bir önderdi. Ülkemizi, tepeden inme buyruklarla ve sığ yargılarla yönetmedi. En bunalımlı dönemlerde bile, her konuyu derinlemesine irdeledi. Devrim ve ilkelerinin, ulusumuzu çağdaş uygarlığa kavuşturacak nitelikte olmasına özen gösterdi. Özellikle, "Laiklik İlkesi”ni oluştururken çok duyarlı davrandı. Dinlerin, toprağın derinliğine kök salmış toplumsal kurumlar olduğu gerçeğini göz önünde tuttu. Dinler, mezhepler ve soylar arasında ayrım yapmadi. İnce eleyip, sık dokuyarak oluşturduğu "Laiklik İlkesi”yle, yatağından saptırılan dinimizi doğal yatağına soktu. Kutsal inançları sömürerek yaşayan asalakları üreten bataklıkları kuruttu. Tanrı'yla, kul arasına dikilen engelleri yıktı. Ulusumuzu oluşturan toplumları birbirine kaynaştırdı. Sevgi ve hoşgörü tohumlarının, topraklarımıza kök salmasını sağladı. Hazreti Muhammed'in, "Lâ ruhbaniyete fi-ddin-ül islâm(*)" hadisine işlerlik kazandırdı. Yüzlerce yıldan beri kanlı kavgaların burgacında çırpınan Anadolu'yu, erinç (huzur) içinde yaşayan ve göğüslerini gererek "Türküm" diye öğünen insanların yurdu yaptı.

Şu yalın gerçeği, belleklerimize iyice yerleştirmeliyiz: Atatürk, ulusumuzun bağrından çıkan eşsiz bir önderdir. "Laiklik İlkesi" ise, düşün ve duyunç (vicdan) özgürlüğümüzün en sağlam güvencesidir. Ulusal birliğimizi ayakta tutan temel taşıdır. Bu ilke sergene (rafa) kaldırılırsa, Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli onarılmayacak biçimde çatlar. Din, mezhep ve soy ayrıcalığından kaynaklanan kanlı kavgalar, yeniden başlar. Ülkemizi, bağnazlığın tozu ve dumanı kaplar. Kısacası, evrim yasalarının zemberekleri kırılır. Uygarlığa giden yollarımız tıkanır. Pusuda bekleyen düşmanlarımız da, "Böl ve yönet kuramı”nı uygulayarak ulusumuzu parçalarlar. Salt Atatürkçülerin değil, "Laiklik ilkesi"ni dinsizlik sayanların ayaklarına da tutsaklık zincirini vururlar.

Sözü, daha fazla uzatmayayım. Yazımı, yüreğimi burkan ve beynimi zonklatan birkaç olaya kısaca değinerek bağlıyayım:

Yüce Atatürk, bölücülüğün kaynağı olan tarikatçılığı, tarihin çöp sepetine atmıştı. Ne yazık ki, son yıllarda tarikatçılık yeniden hortladı. Kentlerimizde, tarikatçılığın simgesi olan giysilere bürünerek dolaşan yurttaşlarımız alabildiğine çoğaldı. Tecimevlerinin (ticarethanelerin) duvarları, Arap abecesiyle yazılmış reklâmlarla donatıldı. Ülkemizde düzenlenen "İslâm Tıp Kongresi"nde, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel taşı olan "Laiklik ilkesi" yerildi. Atatürk'ün ulusal sınırlarımızın dışına attığı "Halifelik''e övgü düzüldü. Ölen bir tarikat lideri, gövde gösterisi yapılarak türbeye gömüldü. Yasama ve yürütme erkini ellerinde tutanların, bu acı olaylara seyirci kalmaları Atatürkçülükle bağdaşmamaktadır. Çünkü, Atatürk'ün devrim ve ilkeleri bölünmez bir bütündür. Arıların, binbir çiçeğin özsuyundan oluşturdukları bal gibi özgündür. Atatürkçü olmanın baş koşulu, Atatürk'ün devrim ve ilkelerini özgünlüklerini bozmadan korumaktır. Yarım kalan yapıtlarını tamamlamaya çalışmaktır. Gösterdiği aydınlık yolda, gericilere ödün vermeden yürümektir. Ulusal gelirimizi, halkımıza hakça dağıtacak bir ekonomi siyasası uygulamaktır. Ulusumuzu esenliğe kavuşturacak ve Atatürk'ün en büyük yapıtı olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza değin yaşatacak tek yol budur. Bunun dışında kalan her eylem, "Atatürkçüyüm(!) " diye avunmaktır...

(*) Dinde ikilik yaratma ve çıkar sağlama yoktur.

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007